Heyecanla ekrana sabitlediğim bakışımı, saniyenin onda biri gibi kısacık bir zaman diliminde anneanneme çevirip hızla ekrana dönüyorum. Cici’m, bir taraftan bir şeyler mırıldanıyor; bir taraftan da boynuna astığı iple Salı Pazarı'ndaki en yumuşak kumaşlardan özenle seçtiği tülbentlerin kenarlarına ince ince, emek emek oya yapıyor. Bir ters, bir düz gidiyor; bir sağdan, üç soldan giriyor; evirip çeviriyor ve minicik bir çiçeği, tülbentin kenarına iliştiriyor. Tüm güzellikler, sahiden ne de çok uğraş istiyor. Bazen elindeki tülbentin yerini masa örtüsü alıyor; onu bırakıyor; kalın kalın şişlerle bir battaniye, o da olmadı renkli bir atkı… İlla elinde bir uğraş, dilinde onlarca dua.
“Geçen gün pazara giderken Zehra Teyze'nlerin evinin önünden geçtim, duvarı olduğu gibi hanımeli sarmış. Köşeyi dönmeden aldım kokusunu. Onların da baharı bekleyişi, hasret işte...”
Bu sefer mırıldanmıyor, bayağı bayağı yüksek tonda bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
“Hıı, ne güzel! Zehra Teyze'ler nasılmış?” Gözlerimi ekrandan ayırmadan öylesine soruyorum. Öylesine sorduğumu anlıyor, öylesine cevap veriyor,
“İyidir herhâl, epey oldu görmedim.”
Cevap vermiyorum, televizyonun sesini biraz yükseltiyorum.
Kimsenin konuşmadığı birkaç dakika geçiyor; televizyondan gelen ıslıklar hariç, odanın içi oldukça sessiz. Tam istediğim gibi. Derken…
“Hani geçen, “Derin bir temizlik yapıyorum,” dedim ya; sandığı açtım. Dedenin ceketini gördüm, iyice sararmış. Öyle eski zaman geldi aklıma, o da hasretlerin en büyüğü işte...”
Cevap vermiyor ya da herhangi bir yorum yapmıyorum, suratımı asıp televizyonun sesini biraz daha açıyorum.
Şu hayatta kibirden ve Cici’min kalbini kırmaktan Allah’a sığınmışımdır hep. Ama yani güzel anneannem; dünyanın en yumuşacık kalbi, neden böyle yapıyorsun? Sabahın erken vakti, sırf şu maç için kalktım; geçtim ekranın başına. Uyumadın, sen de kalktın benimle. “Gidip yatsana Cici! Senlik bir şey yok,” dedim kaç kere, dinlemedin. “Şuracıkta otururum, tülbentin kenarını bitiririm zaten,” deyip geldin yanıma. E ama izletmiyorsun ki maçı! Hasret de hasret, ne hasretiymiş bu böyle sabah sabah! Bütün bunları diyemedim tabii ki ama Cici’m, benim tek bakışımla yazdığım koca bir paragrafı okudu; hatta hatmetti. Okudu okumasına ama yine de vazgeçmedi, omuzlarını hafif kaldırdı ve devam etti konuşmasına:
“Sene 2002, bundan taaaam...” Ufak bir parmak hesabı yaptı, “Tam yirmi dört sene evveli. O zaman daha sen ortada yoksun; anneciğin yanı başımda, rahmetli deden de yaşıyor. Elinde bir kutu lokum almış gelmiş, sabahın yine böyle erken vakti. “Hayırdır,” dedim. “Bugün maçımız var hatun, yenersek meydana ineriz,” dedi. Birkaç saat sonra biz, bayraklarımız elimizde meydanda lokumları konu komşuya ikram ediyorduk. Bir bayram havası, görme! Balkonlardan bayrağımız dalgalanıyor, hep bir ağızdan türküler söylüyoruz, böyle bir coşku. Ben bilmem tabii, kiminle oynadık, neyi kazandık, çeyrek mi oynamışız, üçüncü mü olmuşuz ne? Pek önemli de değil! Ay yıldız vardı çocukların giydiği formada, şimdi olduğu gibi. Elindeki iğnenin ucunu televizyon ekranına doğru uzatıyor; derin bir nefes alıp ekliyor, “Tevir tevir hasret var bu hayatta, bu da onlardan biri işte; birlik olma hasreti... İnsan hasret kalıyor böyle zamanlara Leyla’m!”
Cici’m, sabahın bir vakti futbola olan merakından oturmadı elbette o televizyonun başına. 2002 Dünya Kupası’nda da Millî Takım'ımızın kiminle, ne oynadığından haberdar değildi. Rüştü’nün yüzüne sürdüğü savaş boyalarına, Hasan Şaş’ın bitmez enerjisine, İlhan Mansız’ın altın golüne, takımın yurda dönüşünde F-16 uçaklarının onlara eşlik etmesine dair de hiçbir bilgisi yoktu. Ama bunların bir önemi de yoktu onun için. Anneannem, geçmişin naftalin kokusunda bir şeyler arıyordu. Yirmi dört sene öncesinde o genç kadını heyecanlandıran, kalbini ısıtan şey neyse; şimdi kemikleri sızlayan, gözleri iyi görmeyen Cici’mi sabahın bir vakti sıcacık yatağından çıkaran o his aynıydı. Tevir tevir hasretten en
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.