Abone Ol

Altın ve Bakır: Bilginin insanı dönüştürme hikâyesi

Eğer ilim, kişiyi iyileştirmiyorsa, onu daha amil ve halis birine dönüştürmüyorsa o zaman şu soruyu sormak gerekir: Uğruna uykusuz kaldığımız, omurgamızı büktüğümüz bunca çaba gerçekte nereye varıyor, neye hizmet ediyor?

Altın ve Bakır: Bilginin insanı dönüştürme hikâyesi

O’nun aşkının kimyasından bu kara yüzüm altın oluverdi.

Evet, senin lütfunun mutluluğuyla, toprak altın olur.

Sinema sadece bir hikâye anlatmaz; ruhumuzun en derin, en dokunulmamış köşelerine ayna tutar. İran sinemasının gölgede kalmış başyapıtlarından biri olan Altın ve Bakır (Tala va Mes, 2010), tam da böyle bir tecrübe. Defalarca izlediğim, her defasında sahnelerinde kaybolduğum ve itiraf etmem gerekirse “nedenini tam olarak bilmediğim bir duygu seliyle” sarsıldığım bir film. Özellikle bugün, “bilgi”nin en büyük kutsal addedildiği bir çağda yaşayan bizler için bu film, yaygın bir yanılsamaya dokunuyor: Bilginin insanın ayağına dolanması.

Filmin ana karakteri Seyyit, Tahran’a alim olma, mollalık yolunda ilerleme gayesiyle gelen genç bir ilim talebesi. Çoklarının peşinden koştuğu o kalabalık dünyevi etiketlerin filmde mollalık cübbesinde vücut bulduğu temsilcisi Seyyit. Onun hikâyesi, tam da bizim ahlakla kurduğumuz -daha doğrusu kuramadığımız- ilişkiye dikkat çekiyor.

Filmin başındaki metro sahnesini hatırlayalım: Seyyit, Hafız'ın şiirleriyle tefeül yapıyor, manevi bir mesaj arıyor; ama hemen önünde duran, belki de şefkatine muhtaç olan gerçek dünyayı, o çocuğu görmüyor. İşte bu bir paradokstur: Hayat üzerine yaptığımız okumaların bizi hayatın kendi gerçeğinden uzaklaştırması. Kitapta merhameti okurken, merhametin muhatabı olan insanla aramıza o kitabın perde olmasıdır bu. Bugünün akademisyenleri ya da sözüm ona entelektüelleri olarak bizler de bazen toplumla ilgili konuşurken toplumdan fersah fersah uzağız; teorik varsayımlarımızın dar koridorlarında, belki de hayatın asıl akışını ıskalıyoruz.

Eğer ilim, kişiyi iyileştirmiyorsa, onu daha amil ve halis birine dönüştürmüyorsa o zaman şu soruyu sormak gerekir: Uğruna uykusuz kaldığımız, omurgamızı büktüğümüz bunca çaba gerçekte nereye varıyor, neye hizmet ediyor? Terbiye edilmemiş, eylemle tasdik edilmemiş bilgi, insanı sadece kibirlendirir. Filmde ifade edildiği gibi; “İlim üstüne ilim biriktirmek, bazen karanlık üstüne karanlık biriktirmektir”.

Gerçek bilmek, bir metnin nasıl olduğunu tanımlamak değil, o şeyin hikmetini kavramak ve onu hayata geçirmektir. İnsan okuduğunu değil, ancak yaşadığını bilir. Seyyit, eğer hayatın bu zorlu badirelerinden geçmeseydi, muhtemelen toplumun önünde eğildiği, prestijli ama “hakiki” olmayan bir alim olarak kalacaktı. Çünkü modern kültürde “halkın” bizden razı olma biçimiyle “Hakkın” razı olma biçimi çoğu zaman birbirine zıttır; biri “mış gibi yapmaya” ve gösterişe dayanırken, diğeri kalbin en mahrem, kimsenin görmediği köşesine nazar eder.

Filmin ismi, bir simya metaforuna dayanıyor: Bakırın altına dönüşmesi. Ama bu dönüşüm, ancak aşkın lütfuyla ve “ateşli süreçlerden” geçerek mümkün. Yanmadan “olmak” ya da “pişmek” mümkün değildir. Seyyit’in hayatındaki o büyük “yanma” süreci, eşi Zehra’nın MS hastalığına yakalanmasıyla başlar.

Zehra’nın hastalığı, Seyyit’in o güne kadar sığındığı “kitabi” dünyayı darmadağın eder. Yönetmenin bir tıraş sahnesinde, Zehra’nın elindeki makineyle Seyyit’in kafasını kesmesiyle gösterdiği o kontrol kaybı, bedenin ruhun önüne bir engel olarak çıkışının ilk işaretidir. Artık Seyyit için imtihan kâğıdı, mutfakta yıkanacak çamaşırlar, halı dokuma tezgâhı ve çocukların bakımıdır. Kendi benliğiyle hesaplaşmak, zindanların en büyüğü olan nefsiyle yüzleşmektir.

Seyyit’in dönüşümünü en net gördüğümüz yerlerden biri, Down sendromlu komşu kıza yaklaşımıdır. Başlangıçta sahip olduğu “yarım yamalak ve oturtulmamış bilgi”, Seyyit’e önyargı ürettirir ve o kızı bir rahatsızlık kaynağı olarak gösterir gözüne. Ancak ne zaman ki kendi hayatı altüst olur, o zaman o kızın masumiyetini ve merhametin gerçek değerini anlar. Önyargılarımız cehaletimizden değil, tam aksine yanlış kurgulanmış fazla bilgilerimizden kaynaklanır.

Filmde çok naif bir sembol vardır: Ahlak kitabı kütüphanenin en üst rafındadır. Bu, ahlakın ilmin zirvesi olduğunu işaretler ama aynı zamanda oradan indirilip hayata tatbik edilmesinin zorluğuna da bir atıftır.

Seyyit’in kemalat yolculuğundaki son durağı, bir kürsü ya da makam odası değil, talebelerin ayakkabılarını temizleyip düzeltme makamıdır. O meşhur cübbesini çıkarıp diğerlerinin ayakkabılarını silmesi, kibrin yerle bir edildiği, statünün anlamsızlaştığı andır. Bu noktaya kitaplarla gelinmez; hizmet ederek, sabrederek ve imtihanlarla yanarak gelinir. Efendimizin “Bir toplumun efendisi, onlara hizmet edendir” düsturu burada ete kemiğe bürünür.

Altın ve Bakır, bize mahrumiyetini çektiğimiz bir duyguyu da hatırlatır: Utanma duygusu. Birbirine derin bir sevgi duyan iki insanın hiç birbirine dokunmadan, sadece hassasiyetle kurdukları o bağ muazzamdır. Zehra’nın -muhtemelen ilk kez duyduğu- o “seni seviyorum” sözünü duyduğunda gözlerini kapatması, öncesinde Seyyit’in okuduğu ayetler ve evvelce aldığı parfüme duyduğu ilginin naifliği, modern dünyada unutulmuş veya terkedilmiş incelikleri anımsatır. Filmdeki o basit piknik sahnesi, onca hastalığa ve yoksulluğa rağmen ulaşılan o huzur, hayatın belki de tüm sırrına vakıf olmaya denk duygular kışkırtır.

Sonuç olarak, bizim asrımızın problemi cehalet değil; eyleme dönüşmemiş sözün ve iddianın fazlalığıdır. Altın ve Bakır, bize hayatı bir “ayet” gibi okumayı, inşirah yasasının (her güçlükle beraber bir kolaylık olduğunun) ancak emek, tevazu ve samimiyetle anlaşılabileceğini öğretir.

Seyyit’in yolculuğu, kitaplarda başlayan ama mutfak tezgahında, hasta eşin başucunda ve ayakkabı silerken tamamlanan bir hikmet yolculuğudur. Gerçek ilim, bizi sadece daha bilgili kılan değil, bizi “insan” yapan, merhametli ve mütevazı kılan ilimdir. Ve bu ilim, filmin sonunda Sadi Şirazi’den atıfla belirtildiği gibi, hiçbir kitapta yazmaz.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.