HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, partisinin Van İl Başkanlığı 5. Olağan Kongresi'nde yaptığı konuşmada, faizin oluşturduğu tahribata değinerek "Faizsiz Türkiye Süreci" başlatılması çağrısında bulundu.
Van'ın yerel sorunlarına değinen Yapıcıoğlu, bu sorunların çözümünün memleketin genel sorunlarının çözümüyle bağlantılı olduğuna dikkat çekti.
Yapıcıoğlu, konuşmasında şu ifadeleri kullandı
"Bütçede aslan payının eğitime ya da sağlığa ayrıldığı söylenir ama gerçekte en büyük pay faize gider. Dünyanın en büyük ekonomisi Amerika 35 trilyon dolar borçlu, Çin borçlu, Türkiye borçlu. Peki alacaklı kim? Tefeciler ve faizciler. Türkiye'de yetişkin vatandaşların yüzde 81'i bankalara borçlu durumda. Faiz sadece enflasyonun değil, faiz işsizliğin, faiz gelir dağılımındaki adaletsizliğin, faiz aynı zamanda toplumsal çürümenin de sebebidir. Faiz bütün iktisadi hastalıkların anasıdır. Bu sömürü düzeni değişmeden emekçiler rahat edemez. Gelin, 'Faizsiz Türkiye' sürecini başlatalım. Ayağımızı yorganımıza göre uzatalım. Borçlanmaktan vazgeçelim. Ve inşallah bu faiz belasından zaman içerisinde kurtulalım."
ASGARİ ÜCRET AÇLIK SINIRININ ALTINDA OLMAMALI
Vatandaşın sırtındaki vergi yüküne ve geçim sıkıntısına dikkat çeken Yapıcıoğlu, toplanan vergilerin yüzde 65-70'inin dolaylı vergilerden oluştuğunu belirterek adil bir ücretlendirme sistemi talep etti.
Yapıcıoğlu, "Asgari ücretin tanımına sadece işçiyi değil, aileyi de dahil etmeliyiz. Asgari ücret, en az 4 kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olmalı ve açlık sınırının altında kalmamalıdır. En düşük emekli maaşı da asgari ücrete eşitlenmelidir. Bunun için Meclis'e kanun teklifimizi sunduk ve bekliyoruz." ifadelerini kullandı.
HÜDA PAR Sözcüsü Serkan Ramanlı da faiz sisteminin sermaye transferine ve emek sömürüsüne dayandığını belirterek “Faizsiz Türkiye Süreci” başlatılması çağrısında bulundu.
Faiz düzeninin üretim ve ekonomik faaliyetlerin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu belirten Ramanlı, 2026 yılı merkezi yönetim bütçesindeki faiz yüküne dikkat çekti.
VERGİLERİN YÜZDE 17,5’İ FAİZE GİDECEK
2026 yılı merkezi yönetim bütçe hedeflerine göre vergi gelirlerinin yaklaşık 13,78 trilyon lira olduğunu belirten Ramanlı, 2,4 trilyon liralık faiz gideri dikkate alındığında halktan toplanacak vergilerin yüzde 17,5’inin faiz ödemelerine ayrılacağını söyledi.
Ramanlı, yüksek mevduat faizleri nedeniyle sermaye sahiplerinin yatırımlara yönelmek yerine paralarını bankalarda değerlendirmeyi tercih ettiğini ifade etti.
Bu durumun yatırımların yavaşlamasına, üretimin sekteye uğramasına ve yeni istihdam alanlarının oluşturulamamasına neden olduğunu belirten Ramanlı, ortaya çıkan tablonun topluma daha az üretim, daha fazla işsizlik ve yüksek enflasyon olarak geri döndüğünü belirtti.
YÜKSEK KREDİ FAİZLERİ TÜKETİCİYE YANSIYOR
Yatırım yapmak veya işini büyütmek isteyenlerin yüksek kredi faizleri nedeniyle ağır maliyetlerle karşılaştığını söyleyen Ramanlı, işletmelerin bu maliyetleri ürün ve hizmet fiyatlarına yansıttığını dile getirdi.
Ramanlı, bu sürecin hayat pahalılığını artırarak enflasyonu daha da tetiklediğini ifade etti.
Faize dayalı ekonomik döngünün sistemsel bir sorun haline geldiğini ve bir türlü kırılamadığını belirten Ramanlı, alternatif finansman modellerinin geliştirilmesi gerektiğini söyledi.
Ramanlı, “Sermaye transferi ve emek sömürüsüne dayanan bu faiz düzeni daha fazla sorgulanmalı, alternatif çözüm mekanizmaları geliştirilmelidir. Alın terimizin sömürülmemesi adına bir ‘Faizsiz Türkiye Süreci’ başlatılmalıdır” ifadelerini kullandı.
7 AYDA 1,79 TRİLYON LİRA ÖDENDİ
Merkezi yönetim bütçesi temmuz ayında 378,1 milyar lira açık verirken, faiz dışı açık 51,3 milyar liraya ulaştı. Yılın ilk yedi aylık döneminde bütçe açığı 1,32 trilyon lirayı, faiz giderleri ise yaklaşık 1,79 trilyon lirayı buldu.
Faiz dışı açık, devletin borç faizleri hesaba katılmadan da gelirinden fazla harcama yaptığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle eğitim, sağlık, personel, sosyal yardım, yatırım ve diğer kamu hizmetleri için yapılan harcamalar, toplanan gelirleri aşıyor. Bu tutarın üzerine geçmiş borçlardan kaynaklanan faiz ödemeleri de ekleniyor.
YILLIK FAİZ ÖDENEĞİNİN BÜYÜK BÖLÜMÜ KULLANILDI
2026 bütçesinde faiz giderleri için yaklaşık 2,7 trilyon lira kaynak ayrılmıştı. İlk yedi ayda yapılan 1,79 trilyon liralık ödeme, yıllık ödeneğin yaklaşık üçte ikisinin şimdiden kullanıldığını gösteriyor. Faiz ödeneği, önceki yıla göre yaklaşık yüzde 40 artırılmıştı.
Faiz giderleri arttıkça vergi gelirlerinden geçmiş borçlara ayrılan tutar da büyüyor. Bu durum eğitim, sağlık, altyapı, sosyal yardım, deprem hazırlığı ve kamu yatırımları için kullanılabilecek mali alanın daralmasına yol açıyor.
HER 5 LİRALIK VERGİNİN 1 LİRASI FAİZE
2026 bütçesinde yaklaşık 19 trilyon liralık harcama ve 13,8 trilyon liralık vergi geliri öngörülüyor. Faiz hariç harcamalar ise yaklaşık 16,2 trilyon lira seviyesinde bulunuyor. Buna göre devletin faiz dışındaki günlük ortalama harcaması yaklaşık 44 milyar liraya ulaşıyor.
Faiz için ayrılan 2,7 trilyon liralık kaynak, hedeflenen vergi gelirlerinin yaklaşık beşte birine karşılık geliyor. Başka bir ifadeyle toplanması planlanan her 5 liralık verginin yaklaşık 1 lirası faiz ödemelerine ayrılıyor.
Faiz dışı açığın kalıcı hale gelmesi durumunda devlet, yalnızca faiz ödemeleri için değil, günlük faaliyetlerini sürdürebilmek için de yeni borç almak zorunda kalabilir.
Daha fazla borçlanma, yüksek faiz giderlerini; büyüyen faiz yükü ise vergi artışı, kamu harcamalarında kesinti veya yeni borçlanma ihtiyacını beraberinde getiriyor. Bu üç seçeneğin de vatandaşlar ve ekonomi üzerinde doğrudan maliyeti bulunuyor.
VATANDAŞIN BUGÜNÜ DE GELECEĞİ DE BORÇLANIYOR
Faiz faturası büyüdükçe eğitimden sağlığa, sosyal yardımlardan deprem hazırlıklarına kadar toplumun temel ihtiyaçları için kullanılabilecek bütçe alanı daralıyor. Dolayısıyla vatandaş bankaya hiç borçlanmamış olsa bile faiz düzeninin maliyetinden bütünüyle kaçamıyor. Vergileriyle kamu borcunun faizini ödüyor, yüksek finansman maliyetinin ürün fiyatlarına yansımasıyla hayat pahalılığına maruz kalıyor ve daralan kamu hizmetlerinden etkileniyor.
İslam Kalkınma Bankası Enstitüsü tarafından yayımlanan, ekonomist Mohammad Nejatullah Siddiqi’nin “Riba, Bank Interest and the Rationale of Its Prohibition” adlı çalışması, faizi dini, ekonomik ve insani yönleriyle ele alıyor. Çalışma, faiz yasağının yalnızca bireysel bir ibadet veya kişisel hassasiyet meselesi olmadığını; ekonomik riskin ve üretilen servetin toplum içerisinde nasıl paylaştırılacağıyla ilgili bir adalet ilkesi olduğunu belirtiyor.
Faizli borç ilişkisindeki temel sorun, sermaye sahibinin alacağının ekonomik faaliyetin sonucundan bağımsız olarak belirlenmesi. Borç alan kişi işini kaybetse, ürünü tarlada kalsa, işletmesi zarar etse veya geliri enflasyon karşısında erise bile borç ve faiz yükümlülüğü devam eder.
Bir girişimci krediyle yatırım yaptığında bütün ticari riski kendisi üstlenir. İşletme zarar ederse banka çoğunlukla bu zarara ortak olmaz. Buna karşılık işletme kar ettiğinde anapara ile faizini tahsil eder. Böylece sermaye sahibinin getirisi sözleşmeyle güvence altına alınırken belirsizlik, zarar ve geçim riski borçluya bırakılmış olur.
İslami ekonomi yaklaşımı bu noktada ticaret ile faiz arasına belirgin bir sınır koyuyor. Ticarette kazanç, mal, hizmet, emek ve risk üstlenilmesi karşılığında elde ediliyor. Faizde ise paranın üzerinden, üretimin sonucundan büyük ölçüde bağımsız bir alacak doğuyor. Siddiqi’ye göre faiz yasağının ekonomik gerekçelerinden biri, finansmanı gerçek ekonomik faaliyete ve risk paylaşımına yaklaştırmaktır.
VATANDAŞIN GELECEK GELİRİ BUGÜNDEN EL DEĞİŞTİRİYOR
Faizli borç yalnızca bugünkü geliri değil, henüz kazanılmamış gelecek geliri de ipotek altına alıyor. Konut, taşıt, ihtiyaç veya kredi kartı borcu bulunan bir vatandaş, ilerleyen aylarda elde edeceği kazancın bir bölümünü önceden finans kuruluşuna tahsis etmiş oluyor.
Borç büyüdükçe aile bütçesinde önce tasarruftan, ardından sosyal ihtiyaçlardan ve en sonunda temel tüketimden kesinti yapılıyor. Gıda, kira, eğitim ve sağlık için ayrılması gereken gelir borç taksitlerine yöneliyor. Gecikme faizi ve yeni borçlanmaların devreye girmesi durumunda insan, borcunu kapatmak için yeniden borçlanan bir döngünün içine girebiliyor.
Bu durum faiz tartışmasının insani boyutunu oluşturuyor. Borç aile içi gerilim, gelecek kaygısı, güvencesizlik ve yaşam standardında gerileme anlamına da geliyor. İslami yaklaşımın karşı çıktığı noktalardan biri, ihtiyaç içindeki insanın içinde bulunduğu zor durumun sermaye sahibi için risksiz ve sürekli bir gelir kaynağına dönüşmesi.
SERVET AŞAĞIDAN YUKARIYA AKIYOR
Faiz düzeninde genellikle fazla sermayesi bulunan kesim faiz geliri elde ederken, yeterli birikimi olmayan vatandaş borçlanmak zorunda kalıyor. Bu yapı uzun vadede borçlulardan alacaklılara doğru düzenli bir kaynak transferi oluşturabiliyor.
Düşük gelirli vatandaş, gelirinin daha büyük bölümünü gıda, kira, faturalar ve borç ödemelerine ayırırken sermaye sahibi, parasını üretime yöneltmeden faiz geliri elde edebiliyor. Faiz getirisi yatırım yapmaktan daha cazip hale geldiğinde paranın fabrika, tarım, teknoloji ve istihdam yerine finansal kazanca yönelmesi riski doğuyor.
Bunun sonucu yalnızca borçlunun kaybı olmuyor. Yatırımların yavaşlaması istihdam olanaklarını sınırlandırırken kredi maliyetleri üretici tarafından fiyatlara ekleniyor. Böylece faiz, işletmenin bilançosundan çıkarak marketteki ürüne, kiraya, ulaşım maliyetine ve vatandaşın günlük yaşamına yansıyor.
DEVLETİN FAİZİ DE VATANDAŞIN CEBİNDEN ÇIKIYOR
Faizin toplumsal etkisi kamu borçlarında daha görünür hale geliyor. Devletin ödediği faiz, soyut bir kurumun parası değil. Bu kaynak vergilerden, kamu gelirlerinden veya yeni borçlanmalardan karşılanıyor.
Faiz giderlerinin yükselmesi üç temel sonuç doğurabilir
Vatandaşlardan daha fazla vergi toplanması
Eğitim, sağlık ve sosyal yardımlar gibi harcamaların sınırlandırılması
Eski borçların faizini ödemek amacıyla yeniden borçlanılması.
Yeni borçlanma yeni faiz ödemeleri oluşturduğu için bütçe zamanla kendi kendisini besleyen bir borç-faiz döngüsüne giriyor. Bu nedenle hiç kredi kullanmayan vatandaş bile ödediği KDV, ÖTV ve diğer vergiler üzerinden kamu faiz yükünün finansmanına katılıyor.
İSLAMİ AÇIDAN TEMEL MESELE ADALET
Kur’an-ı Kerim’de faize ilişkin hükmün merkezinde adalet bulunuyor.Bu yaklaşıma göre borç verme, ihtiyaç sahibinin zor durumundan gelir elde etme aracı değil, toplumsal dayanışmanın bir parçası olmalı. Ticari finansmanda ise kazanç kadar riskin de paylaşılması gerekir. Sermaye sahibi, ekonomik faaliyetin karına ortak olmak istiyorsa zararıyla ilgili sorumluluğu da üstlenmeli.
İslami ekonomi bu nedenle faiz yerine kar-zarar ortaklığı, varlığa dayalı finansman, faizsiz borç, zekat, vakıf ve dayanışma mekanizmalarını öne çıkarıyor. Amaç; finansmanı üretim, emek, gerçek mal ve toplumsal faydayla ilişkilendirmek.
Konuyla ilgili uluslararası akademik literatürde önemli bir uyarı da bulunuyor. Mohammad Omar Farooq’un hakemli “Exploitation, Profit and the Riba-Interest Reductionism” adlı makalesi, sömürünün yalnızca faize indirgenmesine itiraz ediyor.
Farooq’a göre bir işlemin faizsiz olarak adlandırılması, onun kendiliğinden adil olduğu anlamına gelmez. Aşırı kar, tekelleşme, düşük ücret, çalışanların sömürülmesi, fırsatçılık ve borçluyu ağır şartlar altında bırakan “faizsiz” finansman uygulamaları da zulüm üretebilir. Makale, bazı İslami finans kuruluşlarının biçimsel olarak faizden kaçınırken sosyal adalet ve yoksullukla mücadele hedeflerini geri plana atabildiğini belirtiyor.
Bu eleştiri, faizsiz ekonomi tartışmasının önemli bir yönünü ortaya koyuyor: Banka faizini kaldırıp aynı maliyeti farklı isimlerle borçluya yüklemek gerçek bir çözüm değil. İslami ekonominin hedefi yalnızca sözleşmenin şeklini değiştirmek değil, zulmü ve sömürüyü ortadan kaldırmak.
FAİZ DÜZENİNDE VATANDAŞIN BORCU KATLANIYOR
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun 21 Ağustos ile biten haftaya ilişkin verilerine göre tüketici kredileri ile bireysel kredi kartı borçlarının toplamı 6 trilyon 776 milyar lirayı aştı.
Kredi kartı borçlarının 1 trilyon 287 milyar 249 milyon lirası taksitli harcamalardan oluştu. Taksitsiz kredi kartı borçları ise 2 trilyon 66 milyar 23 milyon lira olarak kaydedildi.
Ödenemediği için yasal takibe alınan alacakların toplamı da yükselmeye devam etti. Takipteki alacaklar 21 Ağustos itibarıyla önceki haftaya göre 5 milyar 663 milyon lira artarak 838 milyar 968 milyon liraya çıktı.
Verilere göre Tüketici kredilerinin 2 trilyon 559 milyar 16 milyon lirasını ihtiyaç kredileri oluşturdu. Konut kredilerinin toplamı 823 milyar 76 milyon lira, taşıt kredileri ise 41 milyar 412 milyon lira olarak hesaplandı.
VATANDAŞ BORÇ VE ENFLASYONLA BOĞUŞURKEN BANKALARIN KARI 421,8 MİLYAR LİRAYA ULAŞTI
Yüksek enflasyon, artan kredi maliyetleri ve ağırlaşan borç yükü vatandaşın alım gücünü aşındırırken bankacılık sektörünün karındaki yükseliş dikkat çekti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre sektörün 2026 yılı ocak-mayıs dönemindeki net karı, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 29,1 artarak 421,8 milyar liraya ulaştı.
Rakamlar, vatandaş ile finans sektörü arasındaki gelir uçurumunu bir kez daha gündeme taşıdı. Hane halkı temel ihtiyaçlarını karşılamak için kredi kartı ve ihtiyaç kredilerine yönelirken bankacılık sektörü, yılın yalnızca ilk beş ayında yüz milyarlarca liralık kazanç elde etti.
Bankacılık sektörünün aylık net karı mayısta 58,2 milyar lira olarak gerçekleşti. Nisan ayında ise bankaların net kârı 75,2 milyar lira seviyesindeydi. Aylık düşüşe rağmen yılın ilk beş ayındaki toplam kâr, 421,8 milyar lirayı buldu.
Bankaların karı büyürken kredi hacmindeki hızlı genişleme de sürdü. Mayıs 2025’te 18,9 trilyon lira olan toplam krediler, 26 trilyon liraya yükseldi. Böylece kredi hacmi bir yılda yaklaşık yüzde 37,6 arttı.
Vatandaşların ve işletmelerin borç ödeme gücündeki bozulma, takipteki alacaklara da yansıdı. Mayıs 2025’te yüzde 2,09 olan takipteki alacakların toplam nakdî kredilere oranı, yüzde 2,69’a çıktı.
Bu artış, yüksek faiz ve yaşam maliyetleri nedeniyle geri ödenemeyen kredilerin toplam krediler içerisindeki payının yükseldiğini gösterdi.
Bankacılık sektörünün toplam aktifleri de bir yılda 38,1 trilyon liradan 51,8 trilyon liraya yükseldi. Aktif büyüklüğündeki artış yaklaşık yüzde 36 olarak hesaplandı.