Kamera, otoyol ışıklarını bir bokeh denizine (bulanık ışık halkaları) çevirerek açılıyor. Şehir devasa bir set, ben ise kendi filminde figüran bile olamamış bir gölgeyim. Blaise Pascal’ın o meşhur, odasında tek başına oturamayan insanını düşünüp kelimenin tam anlamıyla sızlayıp; o odadan, sessizliğin clapperboard (film klaketi) sesiyle kaçıyorum. Pascal haklı; o odadaki yalnızlık aslında insanın kendi çıplak gerçeğiyle yüzleştiği ilk kurgu masası. Ben ise o masanın ağırlığından korkup şehrin gürültülü ışıklarına sığınıyorum. Dün gece “Ev neresi?” diye sorarken bir koordinattan çok sığınacak bir kadraj arıyordum. Kendi hayatımın yönetmen koltuğuna oturmam gerekirken, sürekli bir breakaway (kolay kırılan sahne dekoru) sahnesinde başrolü başkasına devrediyorum. Camlar kırılıyor, hep sağlam kalıyorum ama aslında hep sahteyim.
Elimin altında binlerce yapay sesle, o odadaki derin sessizliğin ortasında tek başımayım.
Bugün telefonuma gelen ekran süresi raporundaki rakamı görünce, kendimi bir an için kesintisiz yayın yapan bir stüdyonun merkezinde, kendi hayatını dikizleyen bir yönetmen sanmam da cabası. Oysa yaptığım tek şey asansör beklerken (aslında asansörü beklemiyorum, asansörün gelmesini beklerken kendimle aynı kadraja girmekten, o plan sekansın ağırlığından kaçıyorum çay demlenirken ya da trafiğin o meşhur “iki saniyelik” duraklamalarında) parmağımı ekran üzerinde bitmek bilmeyen bir boşluğa doğru kaydırmaktı. O iki saniyelik boşlukta ruhumun dip gürültüsünü duymaktan o kadar korkuyorum ki, içimdeki o panikleyen ses sürekli bağırıyor: “Dead time (Ölü zamanları) kes!”
İşte tam bu panik anında kadraj kayıyor ve asıl kriz başlıyor. Bizler artık kendi hayatının kurgucusu değil, cebindeki o parlak camın bizi maruz bıraktığı kesintisiz birer ham görüntüyüz. Kendimle randevuyu iptal ediyorum çünkü o masada ne bir kesme derinliği var ne de sığınacak bir yeşil perde. Asansörün kapısı açılana kadar geçen o adsız zamanda parmağım hemen ekrana gidiyorsa, derdim: Dünyayı yakalamaktan ziyade motor durduğu an set işçilerinin gürültüsü çekilince geriye kalan o klostrofobik, makyajsız sessizlikten kaçmak. Hikâyenin asıl akışını dijital bir ana kumandaya kaptırıp, en can alıcı sahnelerimizde kendi kendimizin dublörüne dönüşüyorum.
Plan 1: Mise-en-Scène ya da Antonioni’nin Boşluğu ve Dijital Gürültü
Pascal’ın işaret ettiği o tek odada oturamama illeti, bugün cebimdeki ekranla benim için kitlesel bir kaçış sendromuna dönüştü. Bugün kendimi, Michelangelo Antonioni’nin sinemasındaki o modern dünyada kaybolmuş, yabancılaşmış karakterler gibi hissediyorum; mimarinin soğuk geometrisinde, devasa cam binaların ardında insanlara bakıyor ama asla hiçbirinin gözünün içine yerleşemiyorum. Telefon ekranım, o klostrofobik boşluktan kaçmak için kullandığım sahte bir acil çıkış kapısı. Bir bildirim sesi, bir yeni akış, bir başkasının parlak “hikâyesi”. Hepsi içimdeki o varoluşsal sızıyı bastıran birer susturucu.
Sinemada da mutlak sessizlik yoktur ya; set her sustuğunda, ses teknisyeni o boş odanın kendi sesini, yani room tone’unu (ortam dip ses) kaydeder mesela. Evlerin, sokakların, kimsesiz köşelerin kendine has, gizli bir uğultusu vardır mesela. Çatışma da işte tam burada başlıyor: Akıllı algoritmalar bana kusursuz bir ses miksajı sunarken, ben kendi hayatımın orijinal ses kuşağını (soundtrack) tamamen kaybediyorum. Usta yönetmen Antonioni, kamerasını olay bittikten, oyuncu sahneyi terk ettikten sonra bile mekânda tutmaya devam ederdi ya; karakter odadan çıkar, kapıyı kapatır ama kamera inatla o boş duvara, o cansız dekora bakmayı sürdürür. Çünkü asıl trajedi, insan gittikten sonra mekânda kalan o tortuda. İşte o boş duvar; yani telefonuma sarılmadığım, asansör beklediğim, dünyayla baş başa kaldığım o “tehlikeli” iki saniye. Yani ruhumun o çıplak dekoru. Ben o boş duvarı görmemek, o duvarın dilini duymamak için cebimde binlerce yapay “aksiyon” taşıyorum. Bildirimler, aslında hayatımın kurgu masasındaki jump-cut (sıçramalı kesme) darbeleri; sırf süreklilik bozulsun, sırf o derin boşluk hissi odaya dolmasın ve beni kendimle yüzleştirmesin diye tasarlanmış yapay kesintiler.
Ve tam da bu yüzden iptal ettim kendimle olan o randevuyu. O boş duvara bakacak, o aynadaki filtrelenmemiş yabancıyla el sıkışacak cesaretim yoktu. Kendimden kaçarken sığındığım bu dijital dekor, beni her saniye kendi gerçeğimin biraz daha uzağına fırlatsın diye.
Şimdi, elimin altında binlerce yapay sesle, o odadaki derin sessizliğin ortasında tek başımayım. Işıklar söndü, projeksiyon kapandı. Tam her şey bitti derken, karanlığın içinden tekinsiz bir mekanik ses yükseliyor. Kurgu masasının o soğuk ışığında, az önce kestiğim ham görüntülerin arasından bana bakan bir çift göz fark ediyorum. Ekrandaki o yabancı, ağır çekimde kulaklığını çıkarıyor, kameraya, yani doğrudan gözlerimin içine bakıyor. Dudakları kıpırdıyor ama ses gelmiyor. Odanın duvarlarında yankılanan tek şey, kendi kalbimin o telaşlı ritmi. Kim o? Kendi hayatımın kurgu masasında karşıma oturan bu davetsiz misafir kimin dublörü? Cevabı biliyorum ama itiraf etmeye henüz hazır değilim. İçimdeki o yabancı ses, perdenin arkasından fısıldamaya devam ediyor ve asıl büyük hesaplaşma şimdi başlıyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.