Rabbinize gönülden yalvararak ve gizlice dua edin. Şüphesiz O haddi aşanları sevmez. (el-A`râf 7/55)
Kendini gösterme ve görünür olma arzusunun giderek arttığı günümüzde insan,hayatının neredeyse her anını başkalarının beğenisine sunmaktadır. Bu gösteriş eğilimi, insanın en özel sığınağı olan duaya bile yansıyabilmektedir. Oysa A‘râf sûresi 55. ayet, kutsal olanla kurulacak ilişkinin nasıl olması gerektiğini gösterir. Ayet, yalnızca duanın adabını öğretmekle kalmaz; insanı kendi acziyetini fark etmeye, gösterişten uzak durmaya ve Allah’a içtenlikle yönelmeye çağırır.
Tazarrudan İhlâsa Duanın Adabı
Ayet-i kerimede geçen “tazarruan” (تَضَرُّعًا / yalvararak, boyun eğerek) kelimesi, kulun yüce Allah karşısındaki en yalın hâlini, yani acziyetini ifade eder. Fahreddin er-Râzî’nin de isabetle belirttiği üzere; tazarru, noksan olanın kâmil olanın huzurunda boyun eğip yalvarmasıyla gerçekleşir. Bu sebeple kul, kendi noksanlığının ve çaresizliğinin farkına varmadığı sürece hakiki bir yakarışa yönelemez.1 Elmalılı Hamdi Yazır ise tazarru hâlinde bulunmamayı, kulun kendi acziyetini yeterince idrak edemeyip kendinde bir varlık ve yeterlilik görmesinin tezahürü sayar; bunu “pervasızlık” ve “bir nevi çalım” şeklinde ifade eder.2
Ayetteki“hufyeten” (خُفْيَةً / gizlice, sessizce) kaydı ise bu tevazuu koruyacak en büyük kalkandır. Nitekim Hasan-ı Basrî şöyle der: “Biz öyle kimselere yetiştik ki yeryüzünde gizlice yapmaya güç yetirdikleri hiçbir ameli asla açıktan yapmazlardı. Müslümanlar duada büyük gayret gösterirlerdi. Fakat onların sesleri işitilmezdi. Duaları, kendileriyle Rableri arasındaki bir fısıltıdan ibaretti.”3 Gizli ibadet ile ihlâs arasındaki ilişki, Kur’an’ın başka bir pasajında gece ibadeti üzerinden de somutlaşmaktadır. Yataklarından uzaklaşarak Rablerine “korku ve ümit içinde” (havfen ve tamaʿan) dua eden müminlerden söz edildikten sonra (es-Secde 32/16), onların yaptıklarına karşılık kendileri için hangi göz aydınlıklarının “gizlendiğini” (uhfiye) hiç kimsenin bilemeyeceği bildirilir (es-Secde 32/17). A‘râf 7/55’teki hufyeten ile Secde 32/17’deki uhfiye ifadelerinin aynı kökten gelmesi, gizlilik içinde gerçekleştirilen kulluk ile Allah katında saklanan mükâfat arasındaki anlam ilişkisini daha da belirginleştirmektedir. Zira duanın gizli yapılması, kulun Allah’a yönelişindeki ihlâsı korur ve ibadeti gösteriş tehlikesinden uzak tutar.
Modern sosyolojinin önemli isimlerinden Erving Goffman (1922–1982), The Presentation of Self in Everyday Life (Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu) adlı klasik eserinde, bireyin toplumsal etkileşimlerinde bir “izlenim yönetimi” (impression management) sergilediğini; başkaları üzerinde oluşturmak istediği izlenimi söz, davranış, beden dili ve çeşitli araçlarla bir tür performans olarak sunduğunu belirtir. Goffman’ın toplumsal etkileşimleri tiyatro ve sahne metaforları üzerinden açıklayan bu yaklaşımı, günümüzde dinî pratiklerin sosyal medya ortamında görünür hâle gelmesini değerlendirmek bakımından da dikkate değer bir çerçeve sunmaktadır.4 Bu çerçevede A‘râf 7/55’te yer alan “hufyeten” (خُفْيَةً / gizlice, sessizce) kaydı, duanın gösterişten uzak ve ihlâs üzere yapılmasının önemine işaret etmektedir. Kulun Rabbiyle kurduğu bu münasebette başkalarının takdirini gözetmemesi, duasını insanların beğenisine sunulan bir davranışa dönüştürmemesi ve yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi esastır. Böylece dua, başkaları üzerinde belirli bir izlenim oluşturma kaygısından uzaklaşarak kul ile rabbi arasındaki samimi bir yöneliş niteliği kazanır.
Duada İtidal ve Sınır
Ayetin sonunda yer alan “Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” uyarısı, duanın sınırlarına dair ahlaki ölçü koymaktadır. Peki, duada “al-mu'tedîn” (ٱلْمُعْتَدِينَ / haddi aşanlar) olmak ne anlama gelir? Beyzâvî bu bağlamda dua eden kimsenin kendisine yaraşmayan şeyleri, mesela peygamberlerin makamına erişmeyi veya göğe yükselmeyi istememesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Bir görüşe göre ise buradaki haddi aşma, duada bağırıp çağırmak ve sözü gereğinden fazla uzatmaktır.5 Nitekim Peygamber Efendimiz (s) bu hususta ashabını uyarırken, duadaki haddi aşmanın dildeki ve sesteki bu ölçüsüzlükte gizli olduğunu belirtmiştir. Abdullah b. Mugaffel'in oğlunun teferruatlı cennet taleplerine karşı “Yavrucuğum! Allah’tan cenneti iste ve cehennemden O’na sığın. Çünkü ben Resûlullah’ın (s) şöyle buyurduğunu işittim: ‘Şüphesiz bu ümmet içerisinde temizlikte ve duada haddi aşan kimseler olacaktır.’”6 demesi bu sınır bilincinin tanığıdır.
Duanın ses tonundaki ölçü, aynı zamanda yüce Allah’ın insana olan yakınlığını idrak etme biçimidir. Hz. Peygamber (s), bir yolculuk sırasında yüksek sesle tekbir (Allahu ekber) ve tehlil (Lâ ilâhe illallah) getiren ashabına yönelerek, “Ey insanlar, kendinize acıyınız (aşırıya kaçmayınız). Çünkü sizler ne sağır birisine ne de gaip (burada olmayan) birisine dua ediyorsunuz. Siz, her şeyi çok iyi işiten ve size pek yakın olan birisine dua ediyorsunuz.”7 diyerek duada ölçüyü belirlemiştir. Dolayısıyla duada sesi yükseltmek, âdeta O'nun işitmesinden şüphe etmek veya O'na uzak olduğunu sanmak gibi bir cehaleti de beraberinde getirir. Hakiki duanın ölçüsü sesin yüksekliği değil, kulun Rabbine tazarru ve ihlâsla yönelmesidir.
Velhasıl A‘râf sûresinin 55. ayeti, duanın mahiyetine ve adabına ilişkin temel ölçüler ortaya koymaktadır. Dua, kulun Allah’a taleplerini bildirmesinden ibaret değildir; aynı zamanda kendi acziyetini ve ihtiyacını idrak ederek Rabbinin kudret ve rahmetine yönelmesidir. Ayette yer alan tazarru, bu yönelişte kulluk ve tevazuu; gizlilik ise ihlâsı ve gösterişten uzak durmayı öne çıkarmaktadır. Özellikle görünür olmanın ve başkaları üzerinde belirli bir izlenim bırakmanın önem kazandığı günümüzde bu iki ilke daha da anlamlı hâle gelmektedir. Dua, başkalarına dindarlık görüntüsü vermenin veya Allah karşısında bir hak iddiasında bulunmanın vasıtası değildir. Bilakis kulun haddini bilerek, tazarru ve ihlâsla Rabbine yönelmesidir. Zira Allah kuluna yakındır (el-Bakara 2/186) ve onun gizli yakarışını da işitir. Bu sebeple duada asıl olan sesin yüksekliği veya sözün gösterişi değil, kulluk bilinci, samimiyet ve ilahî rızanın gözetilmesidir.
1- Fahruddin er-Râzî, Mefâtîḥu’l-ġayb (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420/1999), 14/280.
2- Muhammed Hamdi Yazır Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul: Eser Neşriyat, 1979), 3/2194.
3- Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Camiu’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî (Beyrut: Dâru Hicr Li’t-Tabaa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi` ve’l-İ`lan, 1422/2001), 10/247.
4- Erving Goffman, The Presentation of Self in Everyday Life (Edinburgh: University of Edinburgh Social Sciences Research Centre, 1956), 8, 13.
5- Nâsırüddîn Ebû Saîd el-Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-te’vîl, thk. Muhammed Abdurrahman el-Mar`aşlî (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418/1997), 3/16.
6- Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî Ebû Dâvûd, Sünenu Ebî Dâvûd, thk. Muhammed Muhyiddin Abdülhamid (Beyrut: el-Mektebetu’l-Asriyye, 1992), “Tahâret”, 45 (No. 96).
7- Ebû’l-Ḥasen Muslim b. el-Ḥaccâc el-Ḳuşeyrî en-Nîsâbûrî Muslim, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muḥammed Fuâd ʿAbdulbâḳî (Beyrut: Dâru İḥyâi’t-Turâs̱i’l-ʿArabî, ts.), “ez-Zikr ve’d-Duʿâʾ ve’t-Tevbe ve’l-İstiġfâr”, 2704.