Hakkı Görmek Yetmez

İnsanın en büyük felâketi, hakkı hiç görememesi değildir. Daha büyüğü, bâtılı hak diye alkışlaması; hakkı gördüğünde ise bedelinden...

Hakkı Görmek Yetmez

İnsanın en büyük felâketi, hakkı hiç görememesi değildir. Daha büyüğü, bâtılı hak diye alkışlaması; hakkı gördüğünde ise bedelinden korkup ona sırt çevirmesidir.

Çünkü insan her zamân karanlıkta kaybolmaz. Bâzen ışık sandığı bir parıltının peşine düşer; bâzen de yolu apaçık gördüğü hâlde yürümeyi göze alamaz.

Hazret-i işe vâlidemizin (ra) bildirdiğine göre Efendimiz (asm), gece namâzına başlarken okuduğu duânın sonunda şöyle niyâz ederdi:[1]

“Allâh’ım! … Hakkında ihtilâf edilen şeylerde, izninle beni hakka ilet. Şüphesiz Sen dilediğini dosdoğru yola iletirsin.”

Efendimizin (asm) bu sahih duâsıyla aynı hakikat istikâmetini taşıyan, İslâm irfânında asırlardır okunan ve Üstâdımız Bedîüzzamân Hazretlerinin de İşârâtu’l-İ’câz’da zikrettiği meşhûr bir duâ daha vardır:

“Allâh’ım! Hakkı hak bilip hakka ittibâ etmeyi, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan içtinâp etmeyi bize nasip eyle.”

Dikkat edilirse bu duâda yalnızca “Bizi hakkı bilenlerden eyle.” denilmiyor. Önce hakkı “hak”, bâtılı “bâtıl” olarak görebilecek bir ferâset; ardından hakka uyacak ve bâtıldan uzaklaşacak bir irâde isteniyor.

Demek ki mesele yalnızca bilmek değildir. Önce hakkı “hak”, bâtılı “bâtıl” olarak tanımak; sonra hakka uymak, bâtıldan uzaklaşmaktır.

Hakkı “hak” bilmek, teşhiste on ikiden vurmaktır. Hakka ittibâ etmek ise o isâbeti hayata taşımaktır. Bâtılı bâtıl bilmek, onun yüzündeki maskeyi düşürmektir. Ondan içtinâp etmek ise maskesi düşen yanlıştan gerçekten uzaklaşmaktır.

Fakat bâtıl, karşımıza her zamân alnında “Ben bâtılım!” yazısıyla çıkmaz. Bâzen “menfaat” elbisesi giyer, bâzen “sadâkat” görüntüsüne bürünür, bâzen kalabalıkların alkışını arkasına alır. Zulüm “gereklilik”, zulüm karşısındaki suskunluk “tedbir”, kibir “izzet”, gıybet “dertleşme”, çıkar “zarûret” adını alabilir. Hak ise kimi zamân ağır gelir; bedel ister, yalnız bırakır, insanı kendi nefsiyle yüzleştirir.

İşte Üstâdımızın şu ikâzı tam burada meselenin özüne dokunur:[2]

“En büyük hidâyet, hicâbın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir.”

Hakikat çoğu zamân kaybolmuş değildir; yalnızca önüne perdeler çekilmiştir. Güneş sönmemiştir; pencere kirlenmiştir. Üstelik o perdeler her zamân dışarıda değildir. Öfkemiz, korkumuz, mensûbiyetimiz, menfaatimiz ve enâniyetimiz gözümüzle hakikat arasına girebilir. İnsan bâzen gördüğüne inanmaz; inanmak istediğini görür.

Ne var ki perde kalkınca vazife bitmez. Hakkın hak, bâtılın bâtıl gösterilmesi en büyük hidâyettir; hakka tâbi olmak ve bâtıldan içtinâp etmek ise bu hidâyetin irâdede, ahlâkta ve hayatta karşılık bulmasıdır.

Adâletin ne olduğunu bildiği hâlde yakınına başka, yabancıya başka ölçü uygulayan kişi hakkı bilmiş; fakat ona uymamıştır. Gıybetin bâtıl olduğunu bildiği hâlde başkasının kusurunu diline dolayan kişi, bâtılı tanımış; fakat ondan kaçınmamıştır. Hatasını gördüğü hâlde özür dilemeyen insanın bilgisi zihnine ulaşmış, henüz ahlâkına inmemiştir.

Öyleyse her hükmümüzden önce kendimize şu üç soruyu sormalıyız

“Bu gerçekten doğru mu, yoksa doğru olmasını nefsim mi istiyor?”

“Aynı davranışı karşı taraf yapsaydı yine aynı hükmü verir miydim?”

“Doğru bildiğim bu hakikat, bugün benden hangi davranışı bekliyor?”

Asıl marifet, hakkı başkasına anlatmak değil; kendi aleyhimize olduğunda da ona teslim olabilmektir. Bâtıla karşı çıkmak da yalnız başkasının yanlışını göstermek değil; bize menfaat sağladığında bile ondan yüz çevirebilmektir.

Allâh’ım! Gözümüzün önündeki perdeyi, irâdemizin önündeki engeli kaldır. Bize hakkı hak olarak göster; ona tâbi olacak cesâreti de ihsân et. Bâtılı bâtıl olarak tanıt; nefsimiz arzulasa bile ondan uzaklaşacak irâdeyi de ver. Bizi haklı çıkmaya çalışanlardan değil, hakkı arayanlardan; hakikatin seyircilerinden değil, şâhitlerinden; bildiğiyle övünenlerden değil, bildiği hakikatle yaşayanlardan eyle. mîn…

[1] Müslim, Müsâfirîn, 200 (hadis no. 770).

[2] Bedîüzzamân Said Nûrsî, İşârâtü’l-İ’câz, Envar Neşriyat, İstanbul 1989, s. 22.