Abone Ol

Hayri Baba’nın Mahrumların Gözleriyle İlgili İkazı

Hayri Baba’nın mahrumların gözleri ve vitrine konulan nimetler üzerine yaptığı, kul hakkı ve manevi sorumluluğu hatırlatan düşündürücü nasihati.

Hayri Baba’nın Mahrumların Gözleriyle İlgili İkazı

Takrîben kırk sene önceydi.

HAYRİ BABA’NIN GÖZ HAKKI ÜZERİNE DÜŞÜNDÜREN NASİHATİ

Hayri Baba adında, Anadolu irfânına sahip, meczup bir zât vardı. Kapı kapı dolaşır, kendi elleri ile hazırladığı şekerleri, badem ezmelerini satar, geçimini bu şekilde temin ederdi. Meczup olduğu için, ne zaman geleceği de belli olmazdı. Bazen gece yarısı ansızın kapıyı çalardı. Gelir gelmez hemen bir abdest alır;

“Aman yatsıyı kılmadım!” der, hemen namazını edâ ederdi.

Bir gece bizim eve geldi. Saat on bir yahut on iki idi. Hanım, Hayri Baba’ya yemek hazırladı, önüne tepsiyi koyduk. Tepside tatlı da vardı.

“‒Osman Efendi, bu tatlıyı evde mi yaptınız, dışarıdan mı aldınız?” dedi.

“‒Evde yapılmış da olabilir, dışarıdan alınmış da, bilemiyorum.” dedim.

“‒Yok, siz dışarıdan almazsınız.” dedi.

“‒Niye?” dedim.

“‒Çünkü bunlar dışarıda vitrine edilir. Vitrinde bulunana, mahrumların gözleri takılı kalır. Öyle olursa da yediğiniz gıda, size fayda yerine zarar verir.” dedi.

Mâzimizde azın azı olan psikolojik ve psikiyatrik rahatsızlıklar; günümüzde giderek artmakta… Varlık içinde yokluk çeken, bolluk içinde sıkıntı, depresyon, bunalım yaşayan insanlar; mâneviyatsızlığın sancılarıyla kıvranmakta…

Zira günümüzde kazanma hırsı körüklendikçe körükleniyor. Fakir-fukarânın mahzun bakışlarına aldırmadan, açlara, yetimlere, gariplere âdeta nisbet yaparcasına, en leziz gıdalar vitrinlerde görgüsüzce teşhir ediliyor.

Satan helâlinden de satsa, alan helâl parasıyla da alsa, üzerinde mahzun bakışların, bîçâre nazarların takılı kaldığı bu gıda, mânen yaralıdır, yaralayıcıdır.

Bizim çocukluk yıllarımızda evlerde fırın yoktu. Börek, baklava hazırlandığında, pişirilmek üzere mahallenin fırınına gönderilirdi. Piştikten sonra tepsileri alırken de;

“Kokusunu aldı, belki canı çekmiştir.” diye fırıncıya da bir parça ikram edilirdi.

Sonra tepsilerin üzeri sofra beziyle kapatılırdı ki yol boyunca mahrumların gözleri takılı kalmasın, o gıdanın mânevî lezzeti bozulmasın.

“Göz hakkı”nı bir “kul hakkı” olarak telâkkî eden zarif medeniyetimizden acaba bugünlere ne kaldı?!.