Enstitü Sosyal tarafından düzenlenen “Aile ve Nüfus On Yılı” çalıştayında Türkiye’nin nüfus yapısındaki değişim mercek altına alındı. Çalıştayın sonuç raporunda, doğurganlık hızındaki sert düşüşün yalnızca ekonomik sorunlarla açıklanamayacağı, toplumsal ve sosyolojik değişimlerin de süreçte önemli rol oynadığı belirtildi.
Raporda; uzayan eğitim süreleri, kentleşme, çalışma hayatındaki koşullar, evlilik maliyetleri ve değişen ebeveynlik anlayışının gençlerin evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarını ileri yaşlara ötelediğine dikkat çekildi.
Sabah’tan Muhammed Uzun’un haberine göre, geçmişte yaygın olan “İdeal aile iki çocuklu ailedir” anlayışının yerini zamanla “az ama nitelikli çocuk” yaklaşımı aldı. Kentleşmeyle birlikte çocuk yetiştirmenin aileler açısından daha planlı ve maliyetli bir sürece dönüştüğü, yükselen “mükemmel ebeveynlik” beklentisinin de çocuk sahibi olma konusunda kaygıları artırdığı ifade edildi.
Doğurganlık hızı 1,42’ye geriledi
Çalıştayda paylaşılan verilere göre Türkiye’de toplam doğurganlık hızı 1,42’ye kadar düştü. Böylece oran, nüfusun kendisini yenileyebilmesi için gerekli kabul edilen 2,10 seviyesinin oldukça altında kaldı.
Analizde yükseköğretim ile iş gücü piyasası arasındaki uyumsuzluk ve eğitim sürelerinin uzamasının gençlerin ekonomik bağımsızlığa kavuşmasını geciktirdiği, bunun da evlilik ve aile kurma yaşını yükselttiği belirtildi.
Yüksek evlilik masrafları, esnek çalışma imkanlarının sınırlı olması ve yeterli kreş imkanlarına erişimde yaşanan sorunlar da çocuk sahibi olmanın önündeki önemli engeller arasında gösterildi. Gençlerin eş seçiminde “vizyon uyumu” arayışının da evlilik kararlarının gecikmesinde etkili olduğu kaydedildi.
Kırsal nüfustaki azalmaya dikkat çekildi
Çalıştayda iç göçün Türkiye’nin demografik yapısı üzerindeki etkileri de ele alındı. İller arasında her yıl yaklaşık 2,5 milyon kişinin göç ettiği belirtilirken, köy okullarının kapanmasının da kırsal alanlardaki nüfus kaybını hızlandıran unsurlardan biri olduğu ifade edildi.
Raporda, ne tam anlamıyla kentleşebilen ne de kırsal özelliklerini koruyabilen ara yerleşim modellerindeki yetersizliğin uzun vadede Türkiye’nin demografik sürdürülebilirliği açısından risk oluşturduğu değerlendirmesine yer verildi.