Abone Ol

Kutsala gülmek değil, kutsalla gülmek

İnsanlar; siyaset, din, aile veya kimlik gibi alanlarda doğrudan konuşulduğunda hemen pozisyon alıyor.

Kutsala gülmek değil, kutsalla gülmek

İnsanlar; siyaset, din, aile veya kimlik gibi alanlarda doğrudan konuşulduğunda hemen pozisyon alıyor. Mizah ise savunma duvarını birkaç saniyeliğine indiriyor. Karşımızdaki fikre katılmasak bile hikâyenin içindeki insanı tanıyabiliyoruz. Fakat bunun için komedyenin seyirciyle güven ilişkisi kurması gerekiyor. Tıpkı Doğu Demirkol'un yaptığı gibi...

Doğu Demirkol’un stand-up gösterisini salonda izlediğimde dikkatimi ilk çeken şey, insanların yalnızca şakalara değil, kendilerinden bir parçaya gülmesiydi. Sahnede anlatılanlar, bize uzak değildi. Aile içinde duyduğumuz cümleler, mahallede karşılaştığımız insanlar, şehirli görünmeye çalışırken yaşadığımız küçük mahcubiyetler, dinle kurduğumuz gündelik ilişki ve kendimize bile itiraf etmek istemediğimiz çelişkiler… Doğu Demirkol, bütün bunları büyük teoriler kurmadan anlatıyor. Ama tam da bu yüzden anlattıkları büyük bir karşılık buluyor.

Onu yalnızca sahnede değil, filmlerinde, dizilerinde ve katıldığı programlarda da izlediğimde, aynı mizah dilinin devam ettiğini görüyorum. Karakter değişiyor, hikâye değişiyor, mekân değişiyor. Fakat merkezde, çoğu zaman aynı insan var: Bir şey olmaya çalışan, tam olamayan, kendisini fazla önemseyen ama hayat tarafından sürekli ayarı verilen sıradan insan. En önemlisi de Doğu Demirkol, bu insanı dışarıdan izlemiyor. Kendisi de o insanın içinde. Belki de bu yüzden şakaları seyirciye yukarıdan bakmıyor. “Siz ne kadar tuhafsınız!” demiyor; “Biz ne kadar tuhafız!” diyor. Hatta çoğu zaman, ilk darbeyi kendisine indiriyor.

Doğu Demirkol’un mizahında kara mizah veya bel altı şakalar, ana omurgayı oluşturmuyor. Küfür, şok veya rahatsızlık üzerinden kolay bir kahkaha aramıyor. Bunun yerine gündelik hayatın içindeki küçük çelişkileri büyütüyor. İslami değerlerle ilgili şakaları da bu çerçevede dikkat çekici. Namazdan, günahtan, duadan veya dindarlık hâllerinden söz edebiliyor. Fakat burada şakanın hedefi, inancın kendisi olmuyor. Hedef, inandığı değerlerle kendi kusurları arasında gidip gelen insan oluyor. Bu ikisi arasında çok önemli bir fark var.

Bir komedyen, dinî bir kavrama dışarıdan baktığında seyirci kendisini savunmak zorunda hissedebilir. Doğu Demirkol ise meseleyi içeriden anlatıyor. İnanan insanın kusursuz bir heykel değil; geç kalan, şaşıran, hata yapan, bazen sözünü tutamayan gerçek bir insan olduğunu hatırlatıyor. Böylece inancı küçültmeden, inançlı insanı gündelik hayatın doğal bir parçası hâline getiriyor.

Ben bunu, onun gösterisinde daha net hissettim. Salonda farklı yaşlardan, farklı hayat tarzlarından insanlar vardı. Dinî bir referans geldiğinde, ortam gerilmiyordu. Çünkü seyirci birkaç saniye içinde şakanın niyetini anlıyordu. Kimse aşağılanmıyordu, kimseye parmak sallanmıyordu. Birlikte yaşadığımız bir çelişki, birlikte gülünebilir hâle geliyordu.

Mizah araştırmalarında, buna yakın bir açıklama var. Peter McGraw ve Caleb Warren’ın “zararsız ihlal” adlı teorisine göre, bir şeyin komik olabilmesi için hem alışılmış bir sınırı aşması hem de güvenli görünmesi gerekiyor. Araştırmacıların beş deneyinde de ihlal ile zararsızlık aynı anda algılandığında, gülme ve eğlenme tepkisinin güçlendiği görülüyor.

Doğu Demirkol’un yaptığı da çoğu zaman bu dengeyi kurmak. Sınıra yaklaşıyor ama seyirciye saldırmadığını hissettiriyor. Bu, dijital medya çağında daha da önemli. Çünkü sahnede on dakika içinde kurulan bağ, sosyal medyada yirmi saniyelik bir videoya dönüşüyor. Gösterinin öncesi ve sonrası kesiliyor. Tonlama kaybolabiliyor. Bir şaka, onu hiç tanımayan milyonlarca kişinin karşısına tek başına çıkabiliyor.

GZT’de dijital içeriklerin dolaşımını izlerken en sık gördüğümüz gerçeklerden biri bu: İnsanlar, yalnızca içeriğe değil; içerikte kendilerine ayrılan yere tepki veriyor.

Bir video seyirciye, “Seninle dalga geçiyorum!” hissi verdiğinde, yorumlar hızla savunma alanına dönüşüyor. “Ben de bunu yaşıyorum!” hissi verdiğinde ise insanlar, kendi hikâyelerini anlatmaya başlıyor. İçerik, artık yalnızca izlenmiyor; paylaşılabilir bir ortak tecrübeye dönüşüyor.

GZT’de, yıllardır milyonlarca kullanıcıya ulaşan içeriklerin yorumlarını ve paylaşım biçimlerini takip ediyoruz. Orada şunu çok net görüyorum: Gençler, kendilerini suçlayan içerikten uzaklaşıyor; kendilerini anlayan içeriğe ise sahip çıkıyor. Bir cümleyi arkadaşına gönderiyor, videoyu hikâyesine ekliyor, altına kendi yaşadığını yazıyor. Doğu Demirkol’un mizahı, tam bu paylaşım diline uygun. Seyircisine hazır bir kimlik öğretmiyor. Onun zaten sahip olduğu kimliği, çelişkileriyle birlikte görünür kılıyor.

Bu yüzden şakası, sahnede bitmiyor; telefon ekranında yeni bir hayat kazanıyor. Doğu Demirkol’un kısa videolarının sosyal medyada güçlü karşılık bulmasının nedenlerinden biri de bence bu. Bir genç onun aileyle, mahalleyle, dindarlıkla veya başarısızlıkla ilgili şakasını paylaştığında, yalnızca komik bir video göndermiyor. Bazen kendi hayatıyla ilgili söylemek istediği bir şeyi onun cümlesiyle söylüyor.

“Bizim evde de böyle.”

“Ben de tam olarak buyum.”

“Bunu, sadece ben yaşıyorum sanıyordum.”

Dijital medyada en güçlü içerikler, çoğu zaman insanlara yeni bir bilgi verenler değil; zaten hissettikleri bir şeyi doğru cümleyle görünür kılanlar. Mizahın gücü de burada ortaya çıkıyor.

Doğu Demirkol’un güveni, kendisini grubun dışına çıkarmamasından geliyor. Dindar insanı egzotik bir karakter gibi anlatmıyor. Modern hayatla gelenek arasında kalan insanı, bir laboratuvar malzemesine çevirmiyor. Çünkü kendisi de o gerilimin içinde duruyor. Bu nedenle yaptığı mizah; dinî değerleri sıradanlaştırmıyor.

Popüler kültürde inançlı insan, çoğu zaman iki uçta gösteriliyor: Ya hiç hata yapmayan ağır bir karakter ya da yalnızca çelişkileriyle teşhir edilen bir karikatür. Oysa gerçek hayat böyle değil. İnsan inanabilir ve hata yapabilir. Dua edebilir ve kaygılanabilir. Namaz kılabilir ve hayatının başka alanlarında tökezleyebilir. Kendisini iyi biri olarak görmek isteyebilir ama her gün kendi kusurlarıyla karşılaşabilir.

Doğu Demirkol bütün bu hâllere gülünebileceğini gösteriyor. Ama insanı inancından kopararak değil, inancıyla beraber kabul ederek. Belki de gençlerin onun mizahında kendilerini bulmasının sebebi tam olarak bu. Onlara kusursuz olmalarını söylemiyor. Kusurlarıyla birlikte bu toplumun, bu kültürün ve bu hikâyenin içinde olduklarını hatırlatıyor.