Abone Ol

Mihrabın Öte Yakası: Toronto’da Akademiden Kürsüye Bir Gurbet Notu

Toronto'da tefsir doktorası yaparken kendini bir diaspora camisinin mihrabında bulan bir akademisyenin gözlemleri: Akademik kağıtlardan, gençlerin gönül dünyasına uzanan bir yolculuk.

Mihrabın Öte Yakası: Toronto’da Akademiden Kürsüye Bir Gurbet Notu

Tarihler 2023’ün başlarını gösteriyordu. Marmara İlahiyat’ta tefsir alanındaki doktoramın dördüncü yılına giriyordum.

AKADEMİK BİR YOLCULUKTAN MİHRABIN ÖTE YAKASINA

Önümde hâlâ iki koca yıl vardı ve kalan bu süreyi en verimli şekilde nasıl değerlendirebileceğimi uzun zamandır tasarlıyordum. Tam da bu dönemde, TÜBİTAK’a sunduğum yurt dışı araştırma önerisinin kabul edildiğini öğrendim. Böylece zihnimde yıllardır dolaşan bir fikir, fiilî bir duruma dönüşmüş oldu.

Akademinin henüz ilk aşamalarını geride bırakan bir araştırmacı olarak, bir yandan önümde uzanan yolu anlamaya, notlar çıkarmaya çalışıyor; diğer yandan bu adımların nasıl daha temkinli atılabileceği üzerine kafa yoruyordum. Yurt dışı araştırma tecrübesi, benim için bu sürecin önemli kilometre taşlarından biriydi. Ülkemin saygın kurumları vesilesiyle, dünyanın en prestijli akademik çevrelerinden birine doğru yola çıkıyordum.

Daha akademiye henüz yeni adım atmışken, fikirlerine değer verdiğim bir hocamın “Lisansüstü süreçlerinde mutlaka bir doğu ve bir batı tecrübeniz olsun.” sözleri sık sık zihnime gelirdi. Şimdi, o düşüncenin “batı” kısmı da tamamlanmaya hazırlanıyordu. Hem de tam istediğim yerde ve şekilde. Bunun şükrü nasıl eda edilirdi, doğrusu bunu da düşünüyordum.

DİASPORA CAMİLERİNDE BİR "NEFES" ARAMAK

Ailecek yeni ve yabancı bir dünyaya adım atmanın bir yanda heyecanı, diğer yanda belirli bir tevekkülü ile başladı Batı günleri. Üniversite–ev arasında gidip gelirken kendime şu soruyu sormaya başladım: Buraya nasıl daha faydalı olabilirdim? Çünkü kısa sürede fark ettim ki, buradaki insanların dinden başka her şeye erişimi oldukça kolaydı; fakat İslam’a olan ihtiyaçları, adeta bir nefes kadar elzemdi. Vakit namazlarında uğradığım cami ve mescitlerde karşılaştığım, İslam toplumunun çok farklı kesimlerinden insanımız da bu tabloya dâhildi.

Bu düşüncelerle Diyanet ateşesiyle tanışmıştım. Kısa bir sohbetin ardından, aileden—baba ve dededen—gelen imamet tecrübeme, hafızlık sürecinde mihrabın hemen her aşamasına aşina olduğuma ve üniversitedeki çalışmalarımın dışında kalan vakitlerde Türk camilerinde gönüllü olarak bulunabileceğime değindim. Böylece mihrabın öte yakasında, diaspora camilerimizdeki serüvenim başladı. Cuma vaazları, haftalık dersler ve Ramazan görevleri derken, Toronto’daki pekçok camide, aylar içinde farklı vesilelerle mihraba ve kürsüye geçtim; bu süreç hem İngilizceyi daha aktif kullanmama hem de alanın pratiğiyle doğrudan temas etmeme de imkân sağladı.

Kahve Meclislerinden Gönül Sofralarına

Camilerde yetişmiş ama otuzlu yaşlara gelmiş, kimsenin artık Kur’an’ı ya da dini bilip bilmediğini önemsemediği gençlerle; aynı zamanda orta ve ileri yaşlardan insanımızla karşılaştım. “Gelin, birlikte bir şeyler okuyalım!” dediğimde çok azı vakit ayırıyordu. Kimileri bunu dile getirmese de “İşine baksana, işimize ne karışıyorsun?” düşüncesini hâl diliyle ifade ediyordu.

Oysa hem klasik hem modern İlahiyat eğitiminden geçmiş, önemli bir süreden beri Kur’an ve Tefsir okuyup okutan biri olarak gayem, her şeyin şükrünün kendi cinsinden eda edileceği düşüncesiyle onlara mensubu oldukları dinin kitabıyla yeniden temas imkânı sunmaktı. Ne var ki, hobi olarak ilgilendiğim nitelikli kahve meclislerinin, din derslerinden daha fazla ilgi gördüğünü fark etmem uzun sürmedi.

"ORADA BULUNMAK" NE DEMEK? GENÇLERİN GÖZYAŞI VE CAMİDEKİ SIĞINAK

Bu süreçte ilk yıl tamamlandı. Hem akademik çevrenin hem de Türk ve İslam toplumunun farklı katmanlarını yakından görme imkânı bulduktan sonra, 2024–25 akademik yılı için ülkeme geri dönmüş; yurt dışı danışmanımın talebiyle yeniden gelmem gerektiğinde bu kez farklı bir teklif de almıştım: Toronto’da şartları en iyi camilerden birinde yarı zamanlı imamet.

Üniversitedeki araştırmalarıma mani olmayacağına dair karşılıklı ahitleşmeden sonra, elimden geleni yapacağımı söyledim. Mevlana Islamic Foundation’un talebi, özellikle cuma günleri camide bir hocanın bulunması yönündeydi. Ben ise imkân buldukça bu taleplerin ötesine geçmeye çalışacaktım.

Başlangıçta haftanın neredeyse her akşamını, akşam ile yatsı arasına sıkıştırılmış derslerle doldurdum. Bazı günler Kur’an, diğerlerinde Tefsir okutuyor, hafta sonlarını da genel dini sohbet halkalarına ayırıyordum. Birkaç ay her şey yolunda gitti. Ardından, bu yoğunluğun daha düzenli ve benden sonra da devam edebilecek bir programa dönüşmesi gerektiğini fark ettim. Bu farkındalığı, ayda en az bir kez, caminin bir köşesinde bulduğum gençlerimiz oluşturdu.

Ayaşırı en az birini, -abartmıyorum- hocayı beklerken hüngür hüngür ağlar hâlde buluyor; son çare olarak kendilerini camiye attıklarını bizzat ifade ederken duyuyordum. Kimisi gurbetin getirdiği zorluklarla psikolojik bariyerleri çoktan aşmıştı; fakat çoğu için küçük bir temas, biraz vakit ayırmak, bir abdest aldırıp namaz kıldırmak, yeniden toparlanmak için yeterli oluyordu.

O anlarda ister istemez şunu düşünüyordum: üniversitede, görece güçlü zihinlere sahip gençlerin zayıf kâğıtlarını takip etmek mi; yoksa her türlü zayıflığın içinde bocalayan bu gençlere özel bir vakit ayırmak mı? Aslında mesele çok basitti. Fakat tam da o anda, fark etmeden, “orada bulunmanın” ne demek olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Birinin tek taraflı sevdaya müptela olması, bir başkasının ailevi ve gençlik sorunları, bir diğerinin gurtbette hayatın hengâmesi ve türlü heveslerin arasında sıkışıp kalması… Kimi zaman bu gençlere ayırdığım kısa bir vaktin, daha önce yaptığım uzun derslerden çok daha belirgin sonuçlar doğurduğunu görmek, beni en fazla düşündüren şeylerden biri oldu.

Hüdayi Sofraları: Bir Ayet, Bir Hadis, Bir Bereket

Geç olmadan camide bir gençlik yapılanması olması gerektiğini düşündüm. Mayıs ortası bir bahar pikniğiyle başlayan süreç, haftalık yemekli buluşmalara dönüştü. Her pazar akşamı Mevlana halkası adını verdiğimiz meclislerde buluşuyor; yemek duasının ardından yalnızca bir ayet ve bir hadis paylaştığım, daha çok gençleri dinlediğim Hüdayi sofralarını kuruyorduk.

Dönmeden önce yirmi üçüncüsünü gerçekleştirdiğimiz bu buluşmalarda, Peygamber Efendimizin “Aranızda ayrılık çıktığında bir araya gelin, birlikte yiyin ve için, Allah’ın adını hamd ile anın; bereketi görün” hadis-i şerifini adeta canlı bir şekilde tecrübe ediyordum. Neredeyse kimseyi özel olarak davet etmediğimiz halde her hafta ayrı gençlerle buluşup tanışıyor, karşılıklı olarak çok şey öğreniyorduk.

Batı’da geçirdiğim ikinci yılın düzenli mihrab görevine denk gelen bu kısmı Batı serüvenime bambaşka bir tecrübe kattı. Yaptığımız akademik işleri yeniden düşünmeye sevk etti beni: kâğıt kürek işlerinin getirdiği harfiyatla meşgul olmak mı; yoksa bir kürsünün dibinde, biçare gönüllere bir nebze nefes olmak mı? Bunlar birbirinden asla önemsiz ve bağımsız değildi.

Hele de şehadet kelimesinin ilk defa getirilmesine şahit olmanın, hidayet öykülerine doğrudan konu olmanın, yeniden kendini buluşlara eşlik etmenin verdiği hazzı gördükten sonra… Mihrabın öte yakasında, akademik bir yolculuğun kürsüden süzülen notları işte bunlardı.