Ölüler Diyarına ilk girdiğinizde ölü olduklarını anlamazsınız. Zaten ölü değillerdir. Nefes alırlar, yürürler, çalışırlar, gülerler, çocuk büyütürler, sofralar kurarlar. Şehir oldukça canlıdır. Sabahları fırınlar açılır, kahvelerde çaylar demlenir, dükkânların kepenkleri kaldırılır. Memurlar işlerine gider, çocuklar okul yollarını doldurur, akşamları evlerin pencerelerinde sarı ışıklar yanar. Camilerde ezan okunur, kitapçılarda kitaplar satılır, insanlar birbirlerinin cenazelerine katılır. Dersler yapılır, vaazlar verilir, sempozyumlar düzenlenir. Din konuşulur, siyaset konuşulur, sosyoloji konuşulur, tarih konuşulur. Geçmiş uzun uzun tartışılır, gelecek hakkında sayısız senaryolar üretilir. Kitaplar yazılır, makaleler yayımlanır, paneller düzenlenir; herkesin söyleyecek bir sözü, anlatacak bir fikri vardır. Kısacası hayat bütün alışkanlıklarıyla devam eder ve şehir konuşmaktan hiç yorulmaz. Hatta bu şehirde herkes kendince hakikatin kürsüsünden konuşmaktadır.
Aslında hakikati bilmeyen de pek yoktur. Ölüler Diyarının sakinleri cahil değildir. Hatta bazıları hakikati, onu söyleyenlerden beklenmeyecek kadar iyi bilir. Tarihi, toplumu, adaleti, tevhidi, şirki, zulmü ve daha nice şeyi incelikle bilir ve tefsir ederler. Kimin haksızlık yaptığını, kimin sustuğunu, kimin korktuğunu da bilirler. Adaletin ne olduğunu bilirler. Özgürlüğün kıymetini bilirler. Haysiyetin ne olduğunu bilirler. Fakat bütün bu bildiklerini, hakikatin kendilerinden bir söz ve bir bedel istediği yerde sessizliğe gömerler.
Bu insanlar müteredditlerdir. Tereddütleri, hakikat ile korku arasında sürekli gidip gelmekten kaynaklanır. Ama onlar buna korku demezler; bunun adı tedbir ve maslahattır. Sabah hakikatten yana olurlar, öğle vakti biraz daha beklemeye karar verirler, akşam güvenliği düşünürler, gece ise vicdanlarını rahatlatacak birkaç cümle bulup uyurlar. Ertesi gün her şey yeniden başlar. Böylece ömürleri büyük kararların eşiğinde geçirilmiş küçük tereddütlerden ibaret olur.
Onları susturan şey yalnızca bugünün korkusu değildir. Geçmişin kötü hatıraları da vardır. Bir zamanlar konuşanların başına gelenleri görmüşlerdir. Dostlarının nasıl yalnız bırakıldığını, insanların itibarlarını nasıl kaybettiğini, cesaretin nasıl bir bedel çıkardığını unutmamışlardır. Gelecek ise daha da belirsizdir. Bu yüzden korkularını korku olarak adlandırmazlar. Ona temkin derler, basiret derler, hikmet derler. Ölüler Diyarında korkuya güzel bir isim bulmak, korkunun kendisinden kurtulmanın en kolay yoludur.
Fakat bu insanların en garip tarafı, birbirlerine karşı çok daha tedbirli olmalarıdır. İçlerinden biri hakikati söylemeye kalktığında, önce onu kendi arkadaşları susturur. Söylediğinin yanlış olduğunu iddia etmezler. Daha incelikli davranırlar. Üslubunu tartışırlar, zamanlamasını tartışırlar, niyetini sorgularlar. “Şimdi sırası mıydı?” diye düşünürler. Çünkü hakikati söyleyen birinin varlığı, susanların sessizliğini görünür hâle getirir. İnsan bazen düşmanının cesaretinden değil, dostunun cesaretinden rahatsız olur.
Bu yüzden Ölüler Diyarında kimse açıkça korkak değildir. Herkes makul, ölçülü ve sağduyuludur. Herkes toplumsal huzurdan yanadır. Herkes güvenliğin önemini bilir. Özgürlükten söz ederler, adaletten söz ederler, haysiyetten söz ederler; fakat bunların bedel ödeme ihtimali belirdiğinde sesleri alçalır. Güvenlik konforla birleştiğinde, insanın vicdanına çok tatlı gelen bir uyuşukluk meydana gelir.
Ve şehir böylece huzura kavuşur. Kimse kimseyi rahatsız etmez. Kimse yüksek sesle itiraz etmez. Kimse başkasının korkusunu yüzüne vurmaz. Herkes birbirinin suskunluğuna saygı gösterir. Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir uyum vardır. Oysa bu uyum yalnızca ortak bir sessizlikten ibarettir.
İşte Ölüler Diyarının meşhur senfonisi böyle doğmuştur. Herkes farklı düşünür, farklı şeylerden korkar, farklı hatıralar taşır; fakat hakikat karşısında herkes aynı notayı söyler: hiçbir şey. Biri susar, öteki susar, beriki susar. Sonra birbirlerine bakıp bu sessizliği uyum zannederler. Oysa ortada bir senfoni varsa, bestesi hakikatten değil, hakikatin sessiz kalması gerektiğine olan sadık inançlarından gelmiştir. Herkes kendi notasını çaldığını sanır; hiçbiri, bütün şehrin aynı suskunluğu icra ettiğini fark etmez.
Bu sessizlik zamanla öylesine kusursuz bir ahenk kazanır ki, şehirde yaşayanlar bundan huzur duymaya başlar. Kimse kimsenin düzenini bozmaz, kimse kimsenin korkusunu açığa çıkarmaz. Herkes yerini bilir, haddini bilir, susacağı yeri bilir. Sessizlik artık yalnızca susmak değil, üzerinde herkesin uzlaştığı görünmez bir nizama dönüşmüştür.
Derken bir gece, senfoninin tam ortasında bir ıslık sesi duyulur.
Öylesine küçük, öylesine sıradan bir sestir ki ilk anda kimse nereden geldiğini anlayamaz. Fakat ses bir kez daha duyulmuştur. Şehir irkilir. Senfoni bozulmuştur.
Binlerce insan aynı anda ıslığın geldiği yere yönelir. Islık çalan kişi hakikate dair hiçbir şey söylememiştir. Sadece susmamıştır. İşte bu bile yeterlidir. Önce fısıltılar başlar. Sonra eleştiriler. Islığın zamanı yanlıştır, yeri yanlıştır, üslubu yanlıştır. Şehrin huzurunu bozmuştur. İnsanları tedirgin etmiştir. Biraz daha dikkatli olabilirdi. Biraz daha sağduyulu davranabilirdi. Herkes aynı şeyi söyler.
Sonra ıslık çalan adam susar. Senfoni kaldığı yerden devam eder. Fakat artık hiçbiri eskisi kadar huzurlu değildir. Çünkü kusursuz sandıkları senfonilerinin küçücük bir ıslıkla dağılabileceğini görmüşlerdir. İçlerine, adını koyamadıkları bir tedirginlik yerleşir.
Ve o geceden sonra artık hiçbirinin notası eskisi kadar kararlı değildir.
Hepsi mütereddit birer notaya dönüşmüştür.