Şefaat Meselesi Hakkında Merak Edilenler

Kur’ân ve Sünnet’te şefaat nasıl açıklanıyor? Şefaatin şartları, kimlerin şefaat edeceği ve Peygamber Efendimiz’in şefaat-i uzmâsı hakkında merak edilenler.

Şefaat Meselesi Hakkında Merak Edilenler

Kur’ân ve Sünnet’te şefaat nasıl açıklanıyor? Şefaatin şartları, kimlerin şefaat edeceği ve Peygamber Efendimiz’in şefaat-i uzmâsı hakkında merak edilenler. Sözlükte; bir kimsenin bağışlanmasını dilemek, başkaları adına yardım istemek, duâ etmek mânâlarına gelen bu kelime; çoğunlukla daha yüksek makamlardan aşağıya doğru bir kullanıma sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’deki bir kullanım şekli şöyledir:

“Kim güzel bir şefaatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa), ondan kendine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatte bulunursa (kötü bir işe aracılık yaparsa) ondan da kendine bir pay vardır. Allah her şeyin üzerinde koruyucudur.” (en-Nisâ, 85)

KUR’N-I KERÎM’DE ŞEFAAT Kur’ân’ın tam 30 âyet-i kerîmesinde “şefaat” tâbiri geçer. Bu âyetlerde en çok tekrar edilen husus, şefaatin sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğu, O’nun izni olmadan hiç kimsenin O’nun huzurunda şefaat edemeyeceğidir.[1] Bu ifadeler, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın dilediği ve istediği kimselerin şefaat edeceğini de göstermektedir. Dolayısıyla aslında şefaat eden de şefaati kabul eden de Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple, şefaat isteği ve duâsı yalnızca Hak Teâlâ’ya yapılmalıdır. Bu hususta Kur’ân’ı Kerîm’de:

“…O’nun izni olmadan, O’nun katında şefaat edecek kimdir?..” (el-Bakara, 255) buyrulur.

Yüce Rabbimiz dünya ve âhirette şefaat için bazı kullarına izin verebilir. Fakat inkâr edenler ve haktan tamamen yüz çevirenler için hiçbir şefaatçinin şefaati kabul edilmez.[2]

ŞEFAATİN SINIRLARI Şefaat sınırsız değildir, belli ölçü ve sınırları vardır. Şefaatin en temel şartı, bu yetkinin yalnızca Allah Azze ve Celle’ye âit olmasıdır. Allah Teâlâ’nın kimlere şefaat etmeye izin vereceği hususunda belli sınırlar vardır.

Şefaat edilecek kişinin öncelikle “tevhid” inancına sahip olması gerekir. Şirk koşanlara, küfre düşenlere, zâlimlere, adâlet sınırlarını çiğneyenlere şefaat edilemez. Başka bir ifadeyle, şefaat, ancak Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu kimselere yapılır. Azîz Kur’ân’da, “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (el-Müddessir, 48) buyrulmaktadır.

yetten anlıyoruz ki herkese ve sınırsız bir şefaat ihtimali yoktur.

Diğer taraftan şefaat edecek kimseler de Allâh’ın iznine tâbîdir; herkes şefaatçi olamaz! Nitekim âyet-i kerîmede; “O’nun huzurunda, O’nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.” (es-Sebe’, 23) buyrulmaktadır.

Öyleyse Allah tarafından kendisine şefaat etme izni verilenler, kendi dilediklerine değil, ancak Allah Teâlâ’nın dilediklerine ve O’nun izin verdiği kadarıyla şefaat edebilirler.

Şefaat edilecek kimselerin bu değere lâyık olmaları gerekir. Şefaat edilmek isteyen, şefaat etmesi umulan kimseye iyi niyet ve güzel davranışlarla yardımcı olmalıdır. Nitekim Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geceleri abdest suyunu getiren ve Cennet’te kendisiyle beraber olmak isteyen sahabeden Rabîa bin Kâ’b el-Eslemî’ye;

“Çokça secde ederek bana bu konuda yardım et.” buyurmuştur. (Müslim, Salât, 226)

ŞEFAAT HAKTIR İslâm Dîni’nde şefaat haktır ve gerçektir. İslâm ümmeti, asırlardır şefaat konusu ile ilgili büyük ölçüde görüş birliği içindedir. Yukarıda sayılan ölçülerde, şefaat adâlete ve hakkâniyete aykırı değildir. Herkes yine hak ettiğinin karşılığını görür. Ancak Allah Teâlâ, kulları içinde farklı sebeplerle affını murâd ettiği kullarını, başka kullarını vesîle kılarak affetmeyi istemiştir. Herkese, sınırsız, ölçüsüz ve keyfî bir af yoktur. Affı hak edenlere, kısmî, ölçülü ve Allâh’ın belirlediği prensipler dâhilinde bir af ve şefaat söz konusudur. Allah Teâlâ dışında, kulların gizlisini açığını bilen kim vardır? O, dilediği kulunu affetmek için istediği vesilelere müracaat edebilir yahut hiçbir vesile olmadan da adalet ve lûtfuyla affedebilir.

Hayatı boyunca İslâm için çile çekmiş, birçok fedakârlıklara katlanmış, neticede Allâh’ın muhabbet ve rızâsına mazhar olmuş kimselere; Allâh’ın kendi belirlediği sınırlar içinde bir ikramda bulunması, neden kabul edilmez ve adalete aykırı görülebilir ki?!

Hele bu husus birçok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf ile haber verilmişken…

“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkası şefaat edemez.” (Tâhâ, 109)

“Allah onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını da) bilir. Allah rızâsına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar Allah korkusundan titrerler.” (el-Enbiyâ, 28)

Şefaat, insanı Allâh’ın rahmetinden ümitvar olmaya sevk eder. Allâh’ın affetmeyeceği hiçbir isyan ve günah yoktur. Yeter ki kul, Allâh’a dönsün, îman ve tevbe etsin… yet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

“De ki: «Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (ez-Zümer, 53)

Ancak bu âyet-i kerîme, Allâh’ın rahmet ve muhabbetinin sonsuzluğunu vurgulamak içindir. Bu âyeti, “Günah işlemeye devam edin, nasıl olsa Allah affeder!” şeklinde anlamak doğru değildir. Bundan maksat, en günahkar insanların bile samimî tevbelerinin kabul edileceğini bildirmek, dolayısıyla ümitsizliğe düşüp tevbeyi terk etmek yerine bir an evvel kötülükten vazgeçip Allâh’a dönmelerini teşvik etmektir.

Aynı şekilde “Nasıl olsa Allah kimi kullarına şefaat etme izni vermiş, bana da şefaat edecek birisi olur!” diye düşünüp günah ve isyana dalmak, kabul edilemez. Çünkü bu gaflet ve cüretkârlıkla Allâh’ın affına veya şefaate mazhar olacağını iddia ve ümit etmek de büyük bir hatadır. Zira Cenâb-ı Hak: “Ey insanlar, Allâh’ın vaadi gerçektir; sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, o aldatıcı (şeytan), sizi Allâh(’ın affına güvendirmek sûreti) ile aldatmasın.” (el-Fâtır, 5) buyurmaktadır.

Kuru temennîlerle Cennet kazanılamaz. Zira “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (en-Necm, 39) Ve elbette “…Allah katında en değerli olanınız, takvâ sahibi olanlardır...” (el-Hucurât, 13)

ŞEFAAT HAKKINDA HADÎS-İ ŞERÎFLER Şefaati, onun mâhiyetini ve vasıflarını Peygamber Efendimiz ashâbına ve ümmetine tafsilatlı bir şekilde tarif etmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden bazılarını teberrüken burada nakledelim:

“Her peygamberin kabul edilen bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duâmı kıyâmet günü ümmetime şefaat için sakladım. Ona ümmetimin şirk koşmayanları kavuşacaktır.” (Buhârî, Deavât, 1, 8/89)

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 37)

Kurtubî’ye Göre Şefaat Çeşitleri Büyük tefsir âlimi Kurtubî, bu nebevî şefaat ile ilgili şu bilgileri vermektedir:

“1- Mü’minlerden bir kısmının hiç hesaba çekilmeden, sorgusuz Cennet’e girmeleri için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından yapılan şefaat.

2- İslâm ümmetinden mü’min olup da günahları sebebiyle Cehennem’e girmeyi hak edenlere, Cennet’e girmeleri için yapılacak şefaat.

3- Günahları sebebiyle Cehennem’e girenlerin oradan çıkmaları için Rasûl-i Ekrem ile diğer peygamberler, melekler ve sâlih mü’minler tarafından yapılacak şefaat.

4- Cennet halkının derecelerinin yükseltilmesi için Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından yapılacak şefaat.”[3]

ŞEFAAT EDECEK DİĞER KİMSELER Peygamber Efendimiz’in bu husustaki hadîs-i şerîfleri de şöyledir:

“Kıyâmet günü üç zümre şefaat eder: Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler…” (İbn-i Mâce, Zühd, 37)

Aynı şekilde “Kur’ân’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan, haram kıldıklarını haram kabul edip, uzak duran hâfız kimselerin de Cennet’e gireceği ve Kur’ân sâyesinde âilelerine şefaatçi olabilecekleri” bildirilmiştir.[4]

Kur’ân okumak da şefaate vesiledir: Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “Kur’ân okuyun; o, kıyâmet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır.” (Müslim, Müsâfirin, 252) buyurmuştur.

Yet-i kerîmede buyrulduğu üzere, melekler de şefaat edecektir

“Sadece Allâh’ın dilediği ve râzı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen göklerde nice melekler vardır.” (en-Necm, 26)

Melekler, Allah Teâlâ’ya kulları için şöyle yalvarırlar

“…Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve Senin yoluna uyanları bağışla! Onları Cehennem azâbından koru.” (el-Mü’min, 7)

Kimler Şefaatten Mahrumdur? Şefaate erişmek için îmanlı olmak, îmanlı ölmek ve kâfir olmamak esastır. Allâh’a ortak koşanlara (müşriklere) şefaat yoktur! Onlar o büyük din gününde birbirlerini suçlayacaklardır. Bazıları da yaptıkları hatâ ve günahlar yüzünden tevbe etmeyi isteyecekler, ama nafile! O gün pişmanlıkların faydası yoktur.

MAKAM-I MAHMÛD VE ŞEFAAT-İ UZM En büyük şefaat (şefaat-i uzmâ) izni, en yüksek peygamberlik makamı (makâm-ı mahmûd) sahibi, Hakk’ın En Sevgili Habîbi, Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. (Bkz. Müslim, Fedâil, 2)

Peygamber Efendimiz’in âhirette ümmeti için ilk şefaati, mahşer halkının muhâkemeye başlaması ile ilgili umûmî ve büyük şefaatidir. O güzel Nebî -aleyhisselam-, en ulvî makamda, Rabbine secde ederek, yalvararak duâ edecek, hamd edecek ve neticede Allah Teâlâ şefaat iznini verecek ve o güzel, merhameti bol Peygamber ancak Rabbinin râzı olduğu kimselere şefaat edecektir. Bu hâdise, uzun bir hadîs-i şerîfte anlatılmaktadır.[5] Bu rivayette Allah Rasûlü, son olarak kelime-i tevhidi söyleyenlere şefaat hakkı isteyeceğini söylemektedir. Allah Teâlâ, ilk olarak “Bu hususta sana izin yok!” buyurduktan sonra, lütuf ve ikramıyla “Lâkin, izzetim, celâlim, Kibriya’m ve azametim hakkı için lâ ilâhe illâllah diyenleri de ateşten çıkaracağım!” buyuracaktır.[6]

Ne mutlu, böyle ümmeti için çırpınan, rahîm ve raûf bir peygambere sahibiz. Mahlûkâtın nefesleri adedince hamd olsun, şükrolsun. O’nun doğduğu şu güzel ayda, yüce şefaatine erişmek duâ ve niyâzıyla…

[1] yet-i kerîmede şöyle buyrulur: “De ki: «Şefaatin tamamı Allâh’a âittir…»” (ez-Zümer, 44)

[2] Bkz. el-Bakara, 48, 123.

[3] Kurtûbî, el-Câmî li Ahkâmi’l-Kur’an, 10/310.

[4] Bkz. İbn-i Mâce, Sünnet, 16.

[5] Buhârî, Enbiyâ 3, 8, Tefsir, Benî İsrâil 5, Müslim, Îmân, 327; Tirmizî, Kıyamet, 11.

[6] Tevhid, 36, 19, 37, Bakara 1, Rikak 51.