Abone Ol

"Şüphesiz bunda, Allah’a kulluk eden bir topluluk için kâfi bir öğüt vardır"

Şüphesiz bunda, Allah’a kulluk eden (samimi) bir topluluk için kâfi bir öğüt / maksada ulaştıracak yeterli bir mesaj vardır.

"Şüphesiz bunda, Allah’a kulluk eden bir topluluk için kâfi bir öğüt vardır"

Şüphesiz bunda, Allah’a kulluk eden (samimi) bir topluluk için kâfi bir öğüt / maksada ulaştıracak yeterli bir mesaj vardır. Enbiya / 106

Zemahşerî bu âyet-i kerîmeyi şu temeller üzerine açıklar

​1. "İnne fî hâzâ" (Şüphesiz bunda) İfadesindeki İşaret​Zemahşerî, âyetin başındaki "hâzâ" (bunda/bu) işaret isminin neye raci olduğu (neyi kastettiği) üzerinde durur:

​Kur'an-ı Kerîm: Buradaki "bu" kelimesiyle kastedilen ana unsur bizzat Kur'an'ın kendisidir.

​Sûrenin İçeriği: Özel anlamda ise Enbiyâ Sûresi'nde başından sonuna kadar anlatılan öğütler, peygamberlerin kıssaları, helak edilen kavimlerin ibretli halleri, kıyamet sahneleri ve cennet-cehennem tasvirleridir.

​2. "Belâğ" (بَلَاغ) Kelimesinin Anlamı

​Zemahşerî, dilbilimsel ve anlamsal açıdan "belâğ" kavramını analiz eder

​Kelime kök itibarıyla "ulaştıran", "yeterli olan" (kifayet eden) ve "maksada ulaştıran vasıta" demektir.

​Kur'an'daki veya bu sûredeki öğüt ve hükümleri benimseyen bir kimse için, Allah'ın rızasına, cennete ve arzuladığı nihai kurtuluşa ermek adına başka bir kaynağa ihtiyaç kalmayacak derecede yeterli bir rehber sunulduğu vurgulanır.

​3. "Kavmin 'bidîn" (İbadet Eden Topluluk) Nitelemesi

​Zemahşerî, bu mesajın kimler için işlevsel ve faydalı olduğunu "âbidîn" ifadesi üzerinden şöyle açıklar:

​Amel ve İhlâs Şartı: Kur'an'ın sunduğu bu kâfi öğüt ve kılavuzluk herkese açık olmakla birlikte, ondan yalnızca Allah'a samimiyetle kulluk eden, O'na itaat niyeti taşıyan ve ibadet bilincine sahip olan kimseler fiilen istifade edebilir.​Kulluk bilincinden yoksun, kalbi ve zihni hakikate kapalı olanlar için bu mesaj fayda sağlamaz; çünkü onlar öğüt alma niyetinde değillerdir.

Salih kulların yeryüzüne ve cennete mirasçı kılınabilmesi için takip etmeleri gereken temel rehber Kur'an'dır.

​Dolayısıyla 106. âyet, cennet ve yeryüzü mirasına (salih kullardan olmaya) ulaştıracak ameli ve yolu gösteren ana kaynağın bu vahyedilen mesaj olduğunu teyit eder.

EL KEŞŞAF TEFSİRİ

Kuşkusuz bu Kur’anda ve onun evren ve hayattan, insanların dünya ve ahiretteki akıbetlerinden, iş ve karşılığı kurallarından gözler önüne serdiği ilahi kanunlarda Allah’ın yol göstericiliğini algılayacak kapasiteye sahip kimseler için bir açıklama ve yeterli bir kanıt vardır. Yüce Allah bunları “Kulluk edenler” diye isimlendiriyor. Çünkü ibadet eden biri, Allah’dan korkan ve algılamaya; düşünmeye ve yararlanmaya hazır bir kalbe sahiptir.

Kuşkusuz yüce Allah, tüm insanları doğru yola iletsin diye onlara yönelik bir rahmet olaràk göndermiştir peygamberini. Ama doğru yolu bulmaya hazır ve yetenekli olanlardan başkası da hidayete eremez.

Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- getirdiği hayat sistemi, tüm insanlık için mutluluk kaynağı, onları bu hayatta kendileri için belirlenen kemal noktasına ulaştıran bir sistemdir.

Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- sunduğu bu mesaj insanlığın akli olgunluğa eriştiği bir dönemde gelmiştir. Her kuşaktan, gelecek her nesilden akılların anlayacağı, insanlık hayatının değişmez temellerin kapsayıcı ve değişen ihtiyaçlara cevap veren bir kitap olarak gelmiştir. Kuşkusuz insanların değişen ihtiyaçlarını ancak yüce Allah bilebilir. Çünkü yarattıklarını en iyi o bilir. O latiftir, her şeyden haberdardır.

Bu kitap değişen insanlık hayatı için kalıcı bir sistemin temellerini koymuştur. Sürekli gelişen ve değişen hayatın ihtiyaç duyduğu ikinci derecede hükümlerin çıkarılmasını, aynı şekilde bu hükümlerin hayat ve ortamın koşullarına uygun şekilde uygulama yöntemlerini belirlemeyi de insana bırakmıştır. Ama belirlenen bu hüküm ve yöntemler kalıcı sistemin ilkeleri ile çelişmemelidir.

Kur’an-ı Kerim düşünme hakkını ve akla düşünme imkânı tanıyan bir toplumu garanti etmekle, insan aklına hareket özgürlüğü tanımıştır. Hayat için belirlediği sistemin sınırları içinde özgürlüğünü kullanmasını öngörmüştür. İnsan hayatının gelişmesi, ilerlemesi ve insan hayatı için bu dünyada belirlenen kemal noktasına erişmesi için bu husus gereklidir.

Bugüne kadar insanlığın geçirdiği deneyimler, yüce Allah’ın koyduğu bu sistemin insanlığın her alanda attığı tüm adımlardan önde olduğunu, bundan böyle de önde olacağını göstermiştir. Tüm bağlantıları ile birlikte insan hayatının bu sistemin gölgesi altında sürekli gelişme kaydetmesi mümkündür. Bu sistem her zaman insanlığa yol göstericilik yapar. Onu geriden izlemez. Onu durdurmaz, geride kalmaya zorlamaz. Çünkü bu sistem her zaman insanlığın adımlarını geride bırakır. İnsanlığın en mükemmel gelişmesini dahi kapsayacak genişliğe sahiptir.

Bu sistemin değeri, dengeli ve uyumlu oluşundan kaynaklanmaktadır. Ruhsal açıdan yükselmek için bedene işkence etmeyi öngörmez. Bedensel arzuları tatmin etmek için de ruhu ihmal etmez. Toplumun yada devletin çıkarı uğruna bireyin enerjisini, bozulmamış fıtri arzularını sınırlandırmaz. Toplumsal hayatı olumsuz yönden etkileyecek ya da toplumu bir ferdin veya fertlerin arzularını tatmin aracı kılacak şekilde ferdi, azgın ihtirasları, sapık istekleri ile başbaşa bırakmaz.

İslâmın bu çağrıyı, yaptığı günlerde insanlar birtakım sınıflara ayrılmışlardı, her sınıfın da ayrı bir kanunu vardı. Daha doğrusu kölelik ve derebeylik dönemlerinde efendinin arzusu bir kanundu. İşte bu ilerici ve çağlar üstü sistemin insanları yargı önündeki mutlak eşitlik ilkesine çağırması insanlığa tuhaf geliyordu. Ama bakın aynı insanlık, teorik de olsa İslâmın bin dörtyüz küsur seneden beri pratikte uyguladığı bu ilkeyi adım adım benimseme çabası içindedir.

FİZİLALİL KUR’AN