Abone Ol

Tecrübenin gölgesinde bir düşünce ve cahiliye kavramı

Yasin Aktay, Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını bir mahkûmiyet sıfatı değil, Müslüman insanın Allah karşısındaki konumunu hatırlatan varoluşsal bir özeleştiri imkânı olarak ele aldığını ifade ediyor.

Tecrübenin gölgesinde bir düşünce ve cahiliye kavramı

Yeni Şafak / Yasin Aktay

Şehadetinin 60. yılında Seyyid Kutub (II): Tecrübenin gölgesinde bir düşünce ve cahiliye kavramı

Seyyid Kutub’un altmış yıla yaklaşan ömrünün neredeyse her aşaması yoğun bir arayış, tartışma ve mücadele içinde geçti. Bu yüzden onun düşüncesini yalnızca yazdığı metinlerin mantıksal örgüsü üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü Kutub’un fikirleri, sıradan bir akademik faaliyetin masa başında ürettiği teoriler olmaktan ziyade, yaşadığı tecrübelerle sürekli etkileşim ve diyalog içinde oluşmuş fikirlerdir. Hayatı düşüncesini değiştirmiş, düşüncesi hayatına yön vermiş; ikisi arasında sonuna kadar devam eden güçlü bir alışveriş olmuştur.

Kutub hakkında en fazla gözden kaçırılan hususlardan biri İslam toplumu ile cahiliye toplumu arasında son derece kesin bir ayrım yaptığı halde hazır ve ayrıntılı bir İslam toplumu modeli vermekten ısrarla kaçınması. Bu ilk bakışta şaşırtıcıdır. Oysa bundan ısrarla kaçınması vereceği bir cevabın olmaması değil, bu cevabı vermeye çalışmayı yanlış bulmasındandır.Çünkü Kutub’dan hareketle ayrıntılı bir “İslam devleti modeli” çıkarmaya çalışanların aksine, onun düşüncesinde önceden hazırlanmış ve tarihin üzerine uygulanmayı bekleyen donmuş bir toplum şeması yoktur.

Bunun sebebi basittir ama son derece önemlidir: İslami düzen, Müslüman öznenin ve Müslüman toplumun oluşumundan önce bir ütopya gibi kâğıt üzerinde tasarlanamaz.Burada Kutub’un İslam fıkhına ilişkin yaklaşımı devreye girer. Fıkıh, boşlukta üretilen ve daha sonra topluma uygulanacak soyut bir hukuk mühendisliği değildir. Gerçek bir Müslüman toplum ortaya çıkar, gerçek meselelerle karşılaşır ve fıkıh bu canlı toplumsal tecrübenin içinde cevaplarını üretir.

Bu yüzden Kutub’un tarihselliği, bazı İslam modernistlerinin savunduğu anlamda, vahyin hükümlerini geçmiş tarihsel şartlara hapsetmek anlamına gelen bir tarihsellik değildir. Tam tersine vahyin sabit referansı ile Müslüman öznenin değişen tarihsel tecrübesinin karşılaşmasından doğan, o tarihsel tecrübeye verdiği cevaplardan oluşan dinamik bir tarihselliktir.

Bu nokta üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Çünkü Kutub’un düşüncesini sadece “cahiliye”, “hâkimiyet” ve “tekfir” tartışmalarına indirgeyen okumaların belki de en fazla ıskaladığı yerlerden biri burasıdır.Kutub’un peşinde olduğu şey, hazır bir devlet projesinden önce Kur’an’ın gölgesinde yeniden kurulmuş bir insan ve öznedir. Toplum ve siyaset bundan sonra gelir. İslam fıkhını Müslümanlar yaşar çünkü. Ortada İslam’ı, Allah’ı, kendisini, insanları doğru anlamış bir Müslüman toplum yoksa İslam fıkhının anlamlı hale geleceği ve uygulanacağı bir zemin de yok demektir.

Esasen Cahiliye kavramı Kutub’un düşüncesinin bu bütünlüğü içinde anlaşılmalıdır. Çoğu yorumları bu kavramda ürkütücü bir radikalizm bulur, ama kavram, önceki yazıda ifade ettiğimiz gibi başkalarını mahkûm etmek için kullanılan bir sıfat değil, hakikat iddiasını mümkün kılan bir ayrımdır. Hakikat ile bâtılın, Allah’a kulluk ile kula kulluğun, insanın varoluşunu Allah’a referansla kurması ile başka otoriteleri mutlaklaştırması arasındaki sınırın adıdır. Bu ayrımdan vazgeçildiğinde İslam, mevcut dünyanın içinde zararsız ve konforlu bir kültürel kimliğe, birtakım sembollere ve kişisel ritüellere indirgenebilir. Kutub’un itirazı tam da bunadır. Ona göre İslam insanın hayatının bir köşesine yerleştirdiği dinî aidiyet değil, varoluşunun tamamını Allah’a nispet ederek yeniden anlamlandırmasıdır.

Bu yüzden Kutub’un cahiliye kavramını doğrudan tekfir kavramıyla özdeşleştirmek kolaycı bir indirgemedir. Onun asıl meselesi insanların tek tek imanlarını ölçmek ve kimin Müslüman olup olmadığına hükmetmek değildir. Cahiliye öncelikle bir varoluş, değer ve toplumsal düzen durumunu anlatır. Allah’ı hayatın merkezine, varoluşun sebebine ve insan eylemlerinin nihai referansına yerleştirmeyen bir hayat tarzı, Kutub açısından Müslümanca varoluşun mantığından uzaklaşmış demektir. Üstelik bunu yapanların kendilerini Müslüman olarak adlandırmaları da bu teşhisi kendiliğinden geçersiz kılmaz. Tam tersine Kutub’un cahiliye eleştirisinin en önemli muhataplarından biri zaten Müslüman toplumlardır. Bu bakımdan kavram dışarıdakileri dışlamaktan önce içeridekilere yöneltilmiş bir uyanış ve kendine gelme çağrısıdır: Müslümana, “Allah’a kul olduğunu söylüyorsun; peki hayatını gerçekten bu kulluğun bilinciyle mi kuruyorsun?” sorusunu yöneltir.

Dolayısıyla Kutub’un cahiliye kavramındaki sertliği, mutlaka insanların İslam dairesinden çıkarılmasına yönelik bir sertlik olarak okunmamalıdır. Buradaki ayrım öncelikle Müslüman ile gayrimüslim arasında değil, Allah’a kulluğun gerektirdiği varoluş ile Allah’tan bağımsızlaşma iddiasındaki varoluş biçimleri arasındadır. Bir Müslüman da hayatının bazı alanlarında cahili değerlerin etkisi altında kalabilir, cahili bir toplumsal pratiğe iştirak edebilir veya Allah’a ait olması gereken mutlak otoriteyi başka mercilere devredebilir. Kutub’un çağrısı bu durumda onu hemen dışarı atmaya değil, onu yeniden Allah’a kulluğunun bilincine çağırmaya yöneliktir. Zaten Kutub’un kendi fikrî geçmişini de “cahiliye” kavramıyla nitelemiş olması bu açıdan son derece anlamlıdır. Cahiliye yalnızca “ötekilerin” bulunduğu bir yer olsaydı, kavramı kendi geçmişine uygulamasının anlamı kalmazdı. Böyle bakıldığında cahiliye, başkasına yöneltilmiş bir ithamdan önce insanın kendisine yöneltebileceği bir muhasebe kategorisi hâline gelir.

Kutub’un bu kavramsallaştırmasını fazla keskin veya “radikal” bulanların bazen gözden kaçırdığı nokta ise hemen bütün güçlü felsefi ve dinî düşüncelerin kendi hakikat iddialarından hareketle insanın mevcut durumuna ilişkin benzer ayrımlar üretmesidir. Bir düşünce hakikat hakkında ciddi bir iddiada bulunuyorsa, kaçınılmaz olarak hakikatten uzaklaşmanın da bir adını koyar. Buradaki kavramların içerikleri elbette birbirinden tamamen farklıdır; ama düşünsel işlemin kendisi yabancı değildir.Önceki yazıda verdiğimiz örnekleri açarak ilerleyelim: Heidegger’in modern insanı Varlığı unutmuş, gündelikliğin ve das Manın içinde otantik varoluşundan uzaklaşmış bir durumda tasvir etmesi, kendi felsefi dili içinde çağdaş insana yönelik ne kadar kapsamlı bir “gaflet” teşhisidir? Heidegger buna cahiliye demez kuşkusuz; ama modern insanın kendi varoluşunun asli sorusunu unuttuğunu ve dolayısıyla otantik insanlığından saptığını söyler.

Marx çok daha açık biçimde bütün bir kapitalist toplumu yabancılaşma, meta fetişizmi ve yanlış bilinç üreten ilişkiler üzerinden çözümlemeye girişir. İnsanlar içinde yaşadıkları toplumsal dünyanın gerçek mahiyetini görememekte, hatta kendi ürettikleri ilişkiler karşılarında bağımsız güçlermiş gibi durmaktadır. Marx’ın eleştirisi de yalnızca birkaç kötü kapitalisti suçlamak değildir; bütün bir toplumsal düzenin insan bilincini ve ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğine ilişkin köklü bir teşhistir. Aynı şekilde Derrida’nın mevcudiyet metafiziğine yönelttiği eleştiri, hakikatin saf, aracısız ve bütünüyle “şimdi ve burada” ele geçirilebileceği iddiasını sarsarken Batı metafiziğinin çok uzun bir düşünce geleneğini metafizik sapkınlığa sapmış olmakla itham edip sorgulamaktadır.

Bunların hiçbiri Kutub’un cahiliye kavramıyla aynı şeyi söylemez; fakat hepsi kendi düşünsel çerçeveleri içinde mevcut bilinç ve varoluş durumunun kendiliğinden doğru kabul edilemeyeceğini söyleyen radikal teşhislerdir.

O hâlde Kutub’un “cahiliye” demesini başlı başına skandal saymak yerine, onun bu kavramla neyi tarif ettiğini sormak daha anlamlı olmaz mı? Asıl tartışılması gereken, bir düşünürün hakikat ile hakikat olmayan arasında ayrım yapıp yapamayacağı değil, bu ayrımı hangi ölçütlerle yaptığı ve bundan hangi sonuçları çıkardığıdır.

Kutub’un ölçütü açıktır: Allah’a kulluk. İnsan Allah’ı varoluşunun kaynağı, hayatının nihai anlamı ve eylemlerinin temel referansı olarak tanıyor mu; yoksa Allah’a ait mutlaklığı başka insanlara, iktidarlara, ideolojilere, arzulara veya toplumsal yapılara mı devrediyor?Bu nedenle onun cahiliye söylemini yalnızca “ötekini tekfir eden” bir dil olarak okumak, kavramın belki de en önemli boyutunu gözden kaçırır. Kutub’un çağrısı bir toplum tasnifi değil, sürekli yenilenen bir öz-eleştiri imkânı, bir bakıma Müslümanın Müslümanlığını yeniden hatırlaması çağrısıdır. Cahiliye kavramının hedefinde başkalarının kimliğine hükmetmekten önce, Müslüman insanın Allah karşısındaki konumunu unutması vardır. Onun bütün düşüncesinde tekrar tekrar karşımıza çıkan “Allah’a kulluktan başka bütün kulluklardan kurtuluş” fikri de tam burada anlam kazanır.

Kula kulluktan kurtuluş, Kutub açısından ancak insanın kime ait olduğunu ve niçin var olduğunu yeniden hatırlamasıyla mümkündür.