Tedaviyi terk edip ölen kişi dinen sorumlu mudur? Sizlerden gelen soruları ve dinî meselelere dair merak edilenleri Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Hamdi Yıldırım cevaplıyor.
Evet, önemli bir soru. Tedavi bir mecburiyet midir yoksa mübah bir durum mudur? Ne demek mübah? Yani Cenabı Allah'ın bizi serbest bıraktığı, isterseniz tedavi olun, isterseniz tedavi olmayın. Bugün tıp dünyasının da geldiği sonuç, hastanın iradesinin esas olduğudur. Yani hasta ne kadar ağır hasta olursa olsun tedavi olmayı reddetme hakkına sahiptir. Fakat İslam hukuku açısından olaya baktığımızda tedavi dediğimiz şey eğer yeme içme gibi sonucu kesin olan bir şeyse, o zaman burada yemeği içmeyi terk etmek suretiyle bir insanın açlık grevine girerek nasıl kendisini helak etmesi caiz değilse, tedavinin böyle %100 kesin olduğu bilinen yerlerde tedavinin reddedilmesi doğru değildir, caiz değildir.Söz gelimi bir harici müdahaleden dolayı veya içten bir hastalıktan dolayı bir kanama söz konusu. Adamın eli kanıyor. Eline tampon yapılsa, kanama durdurulsa hayati tehlike söz konusu olmayacak ama müdahaleyi reddediyor, "Ben dokundurtmam" diyor. Böyle bir durumda %100 kendisini kanama neticesinde tehlikeye atmış olur ki bu kabul edilebilecek bir şey değildir.
Tedavi Sonucu Belirsizse Ne Yapılabilir?
Ama Allah muhafaza eylesin, ümmeti Muhammed'den uzak eylesin; kanser hastası veya amansız başka bir hastalığa yakalanmış biri. Doktorlar diyorlar ki: "Sana bir tedavi uygulayacağız." Bu tedaviden iyileşmem mümkün değil ama belki ya tutarsa, Nasrettin Hoca'nın göle maya çalması gibi. Bugünkü teknik imkanlar ile biraz da biz deneye yanıla bu ilaçların, bu uygulamaların faydalı olup olmadığını test ediyoruz. Böyle bir durumda, yani tedavinin sonuç verip vermeyeceğinin meçhul olduğu veya %50-%60 şifa ümit ediyoruz türünden bir şey olduğunda burada insanın kendisini kobay olarak kullandırtması söz konusu değildir. Böyle bir durumda da "Tedaviyi reddettin, sen bundan dolayı ölürsen intihar etmiş olursun" filan türünden bir dayatma doğru bir dayatma değildir.
Hasta Kadının Efendimiz'den Talebi
Nitekim Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam Efendimizin hadislerine baktığımızda bir kadıncağız Efendimiz aleyhissalatu vesselam'a geliyor. "Ya Resulallah, bende sara hastalığı var ve bu hastalıktan çok muzdaribim, dua et de Cenabı Allah bana şifa lütfetsin" diyor. Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam efendimiz kadıncağıza "Ben dua edeyim de sen iyileş" diye bir cevap vermiyor. Onun yerine diyor ki: "İstersen dua edeyim Cenabı Allah sana şifa versin, istersen de sabret. Sabrının karşılığında cenneti alırsın." (Buhari, Merdâ, 6; Müslim, Birr, 54). Kadıncağız da akıllı bir kadıncağız; "Ben sabrederim ya Resulallah, sizin bu teklifiniz benim için daha cazip ama sara nöbeti geldiğinde üstümü başımı yırtıyorum, bir kadın olarak nahoş bir görüntü ortaya çıkıyor. Mahremiyet açısından dua etseniz de Cenabı Allah bu yan etkisini benim üzerimden kaldırsın" diyor. Efendimiz aleyhissalatu vesselam da dua ediyor ve kadıncağız sara hastalığı ile beraber bir ömür hayat sürüyor. Ama eskiden olduğu gibi nöbet geldiğinde üstünü başını yırtmıyor. Hasılıkelam bu hadis bize öğretiyor ki %100 şifanın olduğu yerde bile Hazreti Peygamber aleyhissalatu vesselam dua etse Cenabı Allah o kadını iyileştirecek. Böyle bir yerde bile daha üst birtakım manalar düşünüldüğünde ki Hazreti Peygambere ayandır bu, bizim bunu bilmemiz mümkün değil.
Sabrın Karşılığı Cennettir
Dolayısıyla biz birinin tedavi sürecinde elimizden gelen bütün yardımı yaparız. Ama Efendimiz aleyhissalatu vesselam görüyor ki bu kadıncağız böyle bir hastalığa sabrederse o sabrı sayesinde cenneti garantileyebilecek. Çünkü sabır cennete ulaştıran en önemli unsurlardan bir tanesi. Dolayısıyla Cenabı Allah insana bir dert verdi mi, bir keder verdi mi, bir hastalık verdi mi; bu hastalığa karşı kul sabrettiğinde mutlak surette o sabrının karşılığını görecektir. Yani adamı Cenabı Allah göz nimetinden mahrum etmiş. O mahrumiyet içerisinde iken bir diğeri gözleri görüyor. Ahirette göz nimetinden mahrum olan ile diğeri aynı muameleye mi tabi olacak? Yok. Nasıl dünyada birtakım yerlerde mahrumiyet primi veriliyorsa, Cenabı Allah ahirette de dünyada birtakım eksiklikleri yaşamış olan kullarına, hastalarına vesaireye mahrumiyet primi verecek. Hem de öyle bir mahrumiyet primi ki bu sağlam olanlar diyecekler ki: "Keşke biz de dünyada hasta olsaydık."Buradan şu çıkmasın tabii; "Allah'ım beni hasta et" diye dua edilmez. Fakat Cenabı Allah'ın başa vermiş olduğu bela ve musibetlere de sabredebilmek önemlidir. Binaenaleyh bizim zahiri olarak bir değerlendirme yapmamız söz konusu ise; eğer bir tedavi hastanın hastalığını artıracak, iyileşmesini geciktirecek türden bir tehlike arz etmiyor, iyileşmesine de sebebiyet verebilecekse bu tedaviyi olmak mübahtır. Yani isterse kişi tedaviye teşebbüs eder, isterse de öyle bir tedaviyi kabul etmez. Ama eğer tedavi ile sonuç arasında %100 bir illiyet bağı kurulabiliyorsa, yani mesela "Bu ilacı kullanmazsan yapılan araştırmalarda %99 senin gibi durumda olup da bu ilacı kullanmayanlar ölürler" deniliyorsa, o zaman bu ilacı kullanmak farz haline gelir.
Fakat farz haline gelir derken herkes için de böyle olabilir mi? Burada işte duraksamak gerekiyor. Çünkü bakıyoruz ki İbrahim Aleyhisselam "Ve izâ meridtu fe hüve yeşfîn" (Ben hasta olduğumda şifayı Allah verir) diyor (Şuara Suresi, 80. Ayet). Niye? Çünkü tedavinin mahiyeti ile ilgili bilemediğimiz çok şeyler var. Geçen bir yerde okudum; dizlerinde problem olan hastaları, yani mafsal veya eklem operasyonu yapılması gereken hastaları üç kısma ayırmışlar. Bir kısmına modern yöntemlerle eklem ameliyatı yapmışlar, bir gruba eski yöntemlerle ameliyat yapmışlar, bir gruba da ameliyat yapmamışlar ama deriye bir çizik atarak ameliyat olmuş gibi dikmişler. Netice itibariyle her üç grupta da sonuçların aynı olduğu ortaya çıkmış. Yani %95 oranında bu teste tabi olanlar eklemlerinde iyileşme olduğunu söylemişler. Buradan da anlaşılıyor ki Allah insan vücuduna muazzam bir kendi kendini tamir etme kabiliyeti vermiş, ne kadar ağır hastalık olursa olsun insan vücudunun kendi kendini tamir etme kabiliyetine dışarıdan ulaşabilmek mümkün değil. Binaenaleyh bir hasta Allah'a tevekkül ederek "Ben iyileşeceğim" diye kendini iyileşmeye odakladığı zaman en muazzam tedavi yöntemlerinin üstünde bir iyileşme başarısı katedebilir.
Tedavi Olma Mecburiyeti Ne Zaman Doğar?
Şimdi bunu söylerken bazıları itiraz edebilirler. Onlara da şunu hatırlatmak lazım; yani herhangi bir tıbbi tedavi, cerrahi müdahale şöyle bir garanti veriyor mu? "Kardeşim seni ameliyat edeceğiz ama masadan sağ olarak çıkabileceksin." Hayır. Nereden biliyoruz bunu? Habire kağıt imzalatıyorlar. Yani işte yaşadık değil mi? Uydurmadan bir pandemi çıktı dünyada. Birtakım iğneler, aşılar vesaireler ortalıkta dolaştı. "İğne olma mecburiyetindesiniz" dediler. "Olalım ama şu kağıtları imzalayacaksınız." Ne var kağıdın içerisinde? "İğnenin yan etkisinden ölebilirsin, kabul ediyor musun?" Kardeşim, iğnenin yan etkisinden öleceksem iğnesiz yan etkiden öleyim. "Yok öyle bir şansın yok, illa iğnenin neticesinde öleceksin." Niye? bu aşıları üretenler de para kazanacak. Hikaye böyle olunca hiçbir tedavi %100 sonuç garantisi içermediğinden dolayı, böyle bir denklemde "Tedavi olmazsan, bu ilacı almazsan, bu ameliyatı olmazsan intihar etmiş hükmünde olursun" denilemez. Ama birtakım tecrübeyle sabit olan şeyler var. İşte adam diyelim ki tansiyon hastası, tansiyon 20'nin üzerinde. "Ben ilacı almayacağım" diyor. İlacı aldığında normalleşiyor. Artık burada "Ben ilacı almayacağım" demek, susuzluktan ölmek üzere olan birinin "Suyu içmeyeceğim" demesi gibidir. Artık bu normal tedavi sürecini geçmiş, sebep-sonuç ilişkisi açısından hayati bir tehlike arz ettiği için burada bu tedavi olma mecburiyeti vardır. Çünkü ayet-i kerime "Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın" diyor (Bakara Suresi, 195. Ayet).