Harvard Üniversitesinden siyaset bilimci ve ForeignPolicy yazarı Stephen M. Walt, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ortasına yaklaşılırken ABD’nin küresel gücünü ve iç kurumsal yapısını nasıl etkilediğini sorguluyor. Walt’a göre Trump yönetiminin “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasıyla attığı adımlar, beklentinin aksine ABD’yi güçlendirmekten ziyade daha zayıf, daha bölünmüş ve dünyadaki itibarı aşınmış bir ülkeye dönüştürüyor.
Walt, bu iddiasını ABD’nin uluslararası güvenilirliğinin sarsılmasından askerî ve diplomatik kapasitenin zayıflatılmasına, bilimsel üstünlüğün aşınmasından hukukun üstünlüğü ve demokratik denge mekanizmalarının tahrip edilmesine kadar uzanan 10 başlık üzerinden temellendiriyor. Yazının sonunda ise Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganını açık biçimde bir aldatmaca olarak nitelendiriyor.
Trump yönetimine yönelik sert eleştirileriyle dikkat çeken bu analizi, ABD’nin mevcut yönelimlerine dair farklı bir perspektif sunması bakımından Barış Hoyraz kardeşimizin tercümesiyle iktibas ediyoruz.
Trump’ın Amerika’yı Zayıflatan 10 Hamlesi
Stephen M. Walt / ForeignPolicyÇeviren: Barış Hoyraz
MAGA: “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” Bu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan halkına verdiği bir sözdü. Kendisini seçerseniz, ülke eski ihtişamını geri kazanacak ve iç uyum, ekonomik canlılık, ulusal egemenlik ve küresel nüfuzun hâkim olduğu altın çağa geri dönecekti. Bu, özellikle küreselleşmenin olumsuz etkilerine maruz kalmış;“göçmenler”ve “küreselcilerin” ülkeyi içeriden baltaladığına inanan Amerikalılar için cazip bir bakış açısıydı.
Trump’ın ikinci döneminin ortalarına yaklaşılırken, onun ABD tarihinin “en etkili” başkanlarından biri olduğuna dair neredeyse hiç şüphe yok! Ne yazık ki eylemlerinin neredeyse tüm sonuçları fayda yerine zarar getirmiştir; bu sadece ABD’de yaşayan çoğu insan için değil, aynı zamanda Amerika’nın dünyadaki göreceli gücü ve konumu için de geçerlidir. Yakın çevresi ve aile üyeleri bundan fayda sağlıyor olabilir, ancak eylemlerinin birikmiş etkisi, yeniden büyüklüğe dönüş değil, daha zayıf ve daha bölünmüş bir Amerika olacaktır.
Size bunun 10 nedenini anlatayım
1. ABD’nin vaatlerine duyulan güvenin sarsılması: Güvenilirliğin önemi bazen abartılabilir, ancak diğer ülkeler, ABD’nin sözlerini tutacağına inanmazlarsa Washington ile iş birliği yapmaya daha az istekli olacaklardır. Trump, davalarla dolu ve iflas eğilimli iş hayatı boyunca olduğu gibi, tehditlerinin çoğunlukla boş laftan ibaret olduğunu ve vaatlerinin hiçbir anlam ifade etmediğini defalarca göstermiştir. İran ile yapılan başarılı nükleer anlaşmayı yırtıp attı (Bu iş pek de iyi sonuçlanmadı, değil mi?) ve şimdi de ilk döneminde Kanada ve Meksika ile müzakere ettiği (ve tarihin en iyi anlaşması olduğunu söylediği) aynı ticaret anlaşmasını eleştiriyor. Gümrük vergilerine yönelik bir var bir yok yaklaşımı, kilit müttefiklere desteğini çekeceğine dair tekrarlanan tehditleri ve Ukrayna’nın Patriot önleme füzeleri kurmasına izin verme teklifinden açıklamasız bir şekilde geri adım atması, sözünün hiçbir anlam ifade etmediğini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. Sıfır. Hiçbir şey.
Bunun gerçek sonuçları var: Örneğin, Trump’ın ikiyüzlülük ve öngörülemezlik konusunda hak ettiği şöhreti, İran’la savaşı sona erdirmekte bu kadar zorlanmasının nedenlerinden birisidir. İranlı liderler onun söylediği tek kelimeye bile inanmıyorlar ve anlaşılır bir şekilde, onu paçayı kurtarmasına izin vermeden önce somut tavizler istiyorlar. Bu aynı zamanda, dünya çapında daha fazla ülkenin riskten kaçınmaya çalışmasının ve daha güvenilir ortaklar aramasının nedenidir.
2. ABD’nin askeri gücünün zayıflatılması: Eşi benzeri görülmemiş miktarlarda harcama yapmalarına, ABD’nin “öldürücülüğü”yle övünmelerine ve erkek askerlerin yeterli güce sahip olmalarını söylemelerine rağmen, Trump ve Savunma Bakanı Pete Hegseth, ülkenin silahlı kuvvetlerini zayıflattılar ve ABD’nin müttefiklerine yönelik saldırıları caydırma yeteneğini baltaladılar.
Nasıl mı? İran’la aptalca bir savaş başlatarak, kritik öneme sahip silah stoklarını tüketerek ve gemileri, filo birimlerini ve askerî personeli aylarca görev yerlerinde tutarak. Bu durumun bir dizi intihar girişimine yol açtığı bildiriliyor. Bu eylemler, güçlü askerî kapasiteyi hiçbir yarar sağlamadan tüketmiş, potansiyel düşmanlara ülkenin zayıf noktalarını göstermiş ve askerlerin moralini potansiyel olarak trajik sonuçlara yol açacak şekilde zedelemiştir. Trump ve Hegseth ABD’nin askerî varlıklarını israf ederken, gelecekteki potansiyel düşmanlar silahlanıyor, araştırma yapıyor, eğitim alıyor ve hazırlıklarını sürdürüyor.
Durumu daha da kötüleştiren ise Trump ve Hegseth’in üniformalı kuvvetleri siyasallaştırmaya ve onları MAGA hareketinin sadık bir parçası haline getirmeye çalışmasıdır. Hegseth, “woke” olarak gördüğü subayları (‘Woke’ ifadesi; Hegseth'in, liyakat ve askerî disiplinden ziyade sosyal eşitlik, ırksal çeşitlilik ve liberal fikirleri savunduğuna veya bu ilkeleri öne çıkardığına inandığı askerleri hedef aldığını anlatmaktadır.)aktif olarak tasfiye etmeye çalışmış, mükemmel sicillerine ve onları en iyi tanıyan üst düzey subayların tavsiyelerine rağmen orantısız sayıda kadını ve farklı renklerde insanı işten çıkarmış ya da terfilerini reddetmiş ve askerî akademiler de dâhil olmak üzere tüm askerî kuruma ideolojik uyum dayatmaya çalışmıştır.
Bu tehlikeli bir gelişmedir. Samuel Huntington’ın “Asker ve Devlet” adlı eserinde savunduğu gibi, silahlı kuvvetlerin profesyonelliği —orduyu siyasi çekişmelerin üstünde tutan bir dizi norm ve kurumsal kültüre dayanan— tarihimiz boyunca önemli bir varlık olmuştur. Subaylar anayasaya yemin ederler, ancak bir partiye ya da başkana değil; onlardan “görev, onur, vatan”ın öncelikli olduğu bir kuralları benimsemeleri beklenir. Subaylar, hangi partiyi/düşünceyi desteklediklerine göre değerlendirilmezler ve üst düzey subaylar zaman içinde her iki partiye de gönüllü olarak hizmet ederler. Üst düzey askerî liderler (ve sözde askerî-sanayi kompleksinin geri kalanı) ulusal güvenlik meseleleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olsalar da sivil denetime tâbi kalırlar ve hiçbir zaman bir partinin iktidarı meşru olmayan yollarla ele geçirmek veya elinde tutmak için kullanabileceği bir araç olmamışlardır.
Bence bu durum bugün de geçerli, ancak eğilimler endişe verici. Ve Trump’ın silahlı kuvvetleri kendi iktidarının sadık bir aracı haline getirebilseydiki bunu yapacağından hiç şüphem yok. Eğer bunda başarılı olursa silahlı kuvvetler daha da etkisiz bir savaş gücü haline gelecektir.
3. Diplomatik kapasitenin ortadan kaldırılması: Marco Rubio pek çok unvan taşıdı —dışişleri bakanı, ulusal güvenlik danışmanı ve Ulusal Arşivler’in vekil başkanı dâhil— ama bazen bana eskiden süt kartonlarının üzerinde yer alan kayıp çocuk resimlerini hatırlatıyor. Şunu sormak istiyorum: “Bu adamı gördünüz mü?” O ve Trump, yeniden inşa edilmesi on yıllar sürebilecek şekilde ABD’nin diplomatik kapasitesini ve uluslararası varlığını sistematik olarak zayıflatırken, kendisi İran savaşı, Ukrayna ve bugün ülkenin karşı karşıya olduğu diğer önemli meselelerden büyük ölçüde kenara itilmiştir.
Rubio’nun Dışişleri Bakanlığı’ndaki yönetimi sırasında, —Çin bu kuruluşlardaki varlığını genişletmeye devam ederken—ABD 60’tan fazla uluslararası kuruluştan tek taraflı olarak çekildi. Rubio, yurtdışındaki konsoloslukları ve ofisleri kapattı ve düzinelerce büyükelçilik görevini boş bıraktı. Amerikan Dışişleri Servisi Sendikası tarafından yürütülen kapsamlı bir ankette, katılımcıların yüzde 98’i moralin düşük olduğunu belirtirken, yüzde 86’sı bu eylemlerin işlerini yapma yeteneklerini olumsuz etkilediğini ifade etti. Raporun başlığı her şeyi özetliyor: Ülkenin diplomatik kurumları “kırılma noktasında”.
Trump’ın güvenmeyi tercih ettiği özel elçiler son derece yetkin ve etkili olsaydı bu büyük bir sorun olmayabilirdi, ancak amatör diplomatlar Steve Witkoff ve Jared Kushner ya da Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in performansları, ne yazık ki durumun böyle olmadığını gösteriyor.
4. ABD’nin bilimsel üstünlüğünün zayıflatılması: Bilim ve teknolojideki liderlik, uzun süredir ABD’nin küresel gücünün temellerinden birisi olmuştur. Çin’in de çok iyi anladığı gibi, bilimsel üstünlük gelecekte daha da önemli hale gelecektir. Trump bu zorluğa karşı ne yaptı? Çok çeşitli bilimsel araştırmalara yönelik federal desteği kesti, uydurma gerekçelerle üniversitelere saldırdı, kilit pozisyonlara bilgisiz ve niteliksiz bilim karşıtlarını (Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı Robert F. Kennedy Jr. gibi) atadı, kendi açıklamaları ve sosyal medyadaki paylaşımlarıyla bu kişilerin yanlış iddialarını güçlendirdi, bilim danışmanı olarak bir bilim insanı olmayan kişiyi atadı ve bilgisizliğin bilgi ve uzmanlıktan daha tercih edilebilir olduğu inancını aktif olarak yaydı.
Bu eylemler bir etki oluşturuyor mu? Elbette oluşturuyor. Amerikan Fizik Enstitüsüne göre, bu alandaki doktora mezunları son 30 yılın en yüksek oranında ABD’yi terk ediyor; bu oran sadece bir yıl öncesine kıyasla neredeyse iki katına çıktı. Bu alanda (ve diğer alanlarda) ortaya çıkan beyin göçü, ABD’yi olabileceğinden daha az bilgili, daha az yenilikçi, daha az üretken ve daha az güvenli bir ülke haline getirecektir. Bu, bilimsel üstünlüğü en güçlü rakibine kaptırmaya yol açacak, Washington’un kendi kalesine gol atma niteliğindedir.
5. Yeşil dönüşümün kaçırılması: Bununla bağlantılı bir hata, Trump’ın uzun süredir devam eden iklim değişikliği inkârcılığından, yenilenebilir enerjiye karşı duruşundan ve daha fazla fosil yakıt yakma konusundaki sarsılmaz kararlılığından kaynaklanmaktadır. Bu konuyla ilgili literatürü okumuş ya da uzun vadeli iklim eğilimlerine dikkat etmiş herkesin bildiği gibi, butam bir çılgınlıktır. Bu durum sadece daha farklı iklim sorunlarına, iklim kaynaklı ölümlerin artmasına ve büyük insanlık dramına yol açmakla kalmayacak; aynı zamanda Trump’ın politikaları, Çin’in geleceğin yeşil teknolojilerinde (güneş, rüzgâr, piller vb.) hâkimiyet kurmasını sağlarken, ABD’nin ise 19. yüzyılın dumanlı teknolojilerinde kalmasına neden olacaktır. Nükleer füzyonun çok yakın bir gelecekte ticari olarak uygulanabilir hale geleceğine ve yaygın olarak kullanılacağına inanmıyorsanız Trump’ın iklim sorununa yaklaşımı ABD’yi daha zayıf ve daha yoksul bir ülke haline getirecektir. Ve elbette daha da sıcak bir hale.
6. Hukukun üstünlüğünün aşındırılması: Trump’ın yasalara ve kurallara duyduğu hor görme tavrı iyi belgelenmiştir; kendisi, herhangi bir hukuki kısıtlamadan korunmak için büyük çaba sarf ederken, aynı zamanda hukuk sistemini, onun öfkesini üzerine çeken talihsiz kişilere karşı intikam kampanyaları yürütmek için kullanmaktadır. Kişisel avukatı Todd Blanche’ın ABD başsavcısı olarak onaylanması, bu kampanyanın en son adımıdır. Çabalarına, ideolojik olarak aynı çizgide olan ve ona boyun eğen Yüksek Mahkeme destek vermiştir. Mahkeme, Trump’ın eylemlerini birkaç kez denetlemiş olsa da çoğunlukla bunları onaylamış ve güçlendirmiştir.
Bu neden önemli? Çünkü ABD adalet sisteminin dürüstlüğüne duyulan güven hem Amerikalılara hem de ülkede ticaret yapmak veya yatırım yapmak isteyen yabancılara güven veriyor. Yasaların adil bir şekilde yorumlanacağına, tarafsız ve şeffaf bir şekilde uygulanacağına dair güven, keyfî veya siyasi saiklerle alınan kararların riskini azaltır; dolayısıyla iş yapma risklerini de azaltır. Yabancılar, ABD adalet sisteminin siyasallaştığına ve yozlaştığına inanmaya başlasalar bile ülkeyle tüm bağlarını koparmayacaklardır; zira bu sorunların daha da ciddi olduğu pek çok ülke vardır. Ancak ABD, geçmişte kendisini özellikle cazip bir ortak haline getiren özelliklerinden birini daha yitirmiş olacaktır.
7. Seçimlerin dürüstlüğünün tehdit edilmesi: Demokrasi, özgür ve adil seçimlere ve sonuçların kullanılan oyları doğru bir şekilde yansıttığına dair vatandaşların inancına dayanır. Trump, en başından beri seçim sisteminin dürüstlüğü konusunda şüpheler uyandırmıştır; bunun en bariz örneği, 2020 seçimlerini aslında kazandığına dair temelsiz ve sık sık tekrarladığı iddiasıdır. Aslında, seçim suistimalinin en açık örneği, Trump’ın öfkeli bir kalabalığı Kongre’ye baskın yapmaya teşvik ederek, eyalet seçim yetkililerine kendisi için daha fazla oy bulmaları yönünde baskı uygulayarak ve eski Başkan Yardımcısı Mike Pence’i yeminini ihlal etmeye ve sonuçları onaylamayı reddetmeye zorlayarak 2020’deki yenilgisini tersine çevirme çabasıydı. Gerçek bir seçim sahtekârlığının kanıtını arıyorsanız başka yere bakmanıza gerek yok.
Buradaki tehlike, seçimlere olan kamu güveninin aşınmasının, kaybedenlerin seçmen çoğunluğunun iradesini reddetmesine, haksız bir şekilde seçildiğine dair yanlış bir inanca kapılarak yetkililerin kararlarını kabul etmemesine ve ülkeyi daha da bölen komplo teorilerinin kurbanı olmasına yol açmasıdır. Toplumsal birliğe ve vatanseverlik duygusuna, seçimlerin sürekli şaibeli olduğunu iddia etmek kadar zarar veren başka bir şey olamaz. Nitekim Trump ve yandaşlarının yaptığı da tam olarak budur.
8. Denetim ve denge mekanizmalarının terk edilmesi: Yürütme organının artan gücü Trump ile başlamadı ve ikinci döneminde bu süreci hızlandıran bazı etkenler —örneğin Kongre’nin beceriksizliği ve tekil yürütme lehine şekillendirilmiş Yüksek Mahkeme— 2024’te yeniden seçilmesinden önce de mevcuttu. Ayrıca yetkilerine getirilen sınırlamalardan hoşnutsuz olan ve Kongre onayı ile yargı desteği almadan istediklerini yapabilmeyi dileyen ilk başkan da o değildir.
Bununla birlikte, Trump’ın Anayasa’da yer alan denetim ve denge mekanizmalarını hiçe sayma eğilimi ABD tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durumdur ve bunun uzun vadeli sonuçları ağır olacaktır. Örneğin, Federal Rezerv’in algılanan siyasi bağımsızlığının azaltılması yabancı yatırımcıları tedirgin edecek ve başkanın eylemlerine yönelik denetimlerin kaldırılması, diğer ülkelerin ABD’nin güvenilirliği ve öngörülebilirliği konusundaki endişelerini artıracaktır. Ve başkanlar, halkın desteğini almak ya da Kongre’ye gerekçelerini sunmak zorunda kalmadan istedikleri her şeyi yapabildiklerinde, mevcut İran savaşı gibi kötü planlanmış felaketlerle karşılaşma olasılığı artar. Aksini gösteren yığınla kanıta rağmen Trump’ın ilahi takdirin yanılmaz bir temsilcisi olduğuna ikna olmadığınız sürece, ABD’nin anayasal düzenine yönelik bu saldırı sizi endişelendirmelidir. Hem de çok.
9. Medeni söylemin terk edilmesi: ABD’deki siyasi söylemin kaba hale gelmesinden en çok Trump sorumludur. Bunun bir kısmı, utanmadan yalan söyleme istekliliği ve yeteneğidir —ki bu özellik Cumhuriyetçi Partinin çoğuna bulaşmıştır— ancak aynı zamanda kaba hakaretlere başvurması; şiddet içeren söylemleri; rakiplerini suçlu, vatan haini ya da daha kötüsü olarak tasvir eden dağınık tiratları(uzun, öfkeli, genellikle tutarsız ve saldırgan konuşmalar) ve ülke vatandaşlarının yarısına karşı beslediği apaçık küçümsemesi de buna katkıda bulunmaktadır.
Vance’ten başlayarak takipçileri de aynı taktikleri benimsemiştir. Amerikalıları birbirlerine karşı daha da bölmek ve karmaşık konular hakkında yapılması gereken ciddi tartışmaları okul bahçesindeki hakaret yarışmasına dönüştürmek, kutuplaşmanın, tıkanıklığın ve aptalca kararların devam etmesine yol açar. Düşmanlarımız, ABD’nin kendi başkanının ve başkan yardımcısının işlerini onlar adına yapmasını izlerken büyük bir keyif duyuyor olmalılar.
10. ABD’nin yumuşak gücünün çöküşü: Tüm bu unsurları bir araya getirdiğimizde, sonuç olarak ABD’nin bir zamanlar hatırı sayılır düzeyde olan “yumuşak gücünün” gerçek zamanlı bir çöküşü ortaya çıkıyor. Trump, kendisiyle aynı görüşteki birkaç politikacı (çoğunlukla Latin Amerika’da) arasında popüler olsa da genel olarak ABD, dünyanın büyük bir kısmının gözünde dikkate değer bir düşüş yaşamıştır. Kusurlu demokratik sistemi artık hayranlık uyandırmamakta, yıpranmış altyapısı yabancı ziyaretçileri büyülemek yerine içlerini karartmaktadır. Trump’ın yağmacı politikaları, bir zamanlar dünyanın en Amerikan yanlısı ülkeleri arasında yer alan ülkeleri (Kanada ve Danimarka gibi) kendinden uzaklaştırmıştır.
En kötüsü de onun tutarsız karar alma süreci ve niteliksiz dalkavuklara güvenmesi, kalıcı küresel etkinin dayandığı yetkinlik havasını aşındırmıştır. ABD’nin Kuzey Kore, Afganistan, İran veya İsrail’den sadece biraz daha iyi görülmesi, bir şeylerin ciddi şekilde ters gittiğinin göstergesidir.
Adil olmak gerekirse Trump’ın ikinci dönemi tam bir başarısızlık sayılmaz! Bazı küçük ülkelerde Trump yanlısı kişilerin seçilmesine yardımcı oldu, birkaç ABD müttefikinden kısa vadeli ekonomik tavizler kopardı ve FIFA’yı, son Dünya Kupası sırasında ABD erkek milli futbol takımı oyuncusuna verilen cezayı kaldırmaya ikna etti! (Faydası olmadı; takım bir sonraki maçını yine de kaybetti.) Hatta büyük bir diplomatik kriz oluşturmadan bir NATO zirvesine katılmayı bile başardı.
Ancak ikinci dönemindeki en önemli başarısı, kendisini ve yandaşlarını zenginleştirmek oldu. Sanırım bu da hafife alınacak bir başarı değil ve belki de onun siyasete atılmasının asıl nedeni budur. Görev süresi sona erdiğinde ailesi daha da zengin olacak, ancak ülke daha zayıf, daha hasta ve daha öfkeli olacaktır. Bu durumdaha önce bu kadar açık olmasa da artık kesinleşti: “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap!” sloganı bir aldatmacadan başka bir şey değildir.