Üç beş kişi

Kerem Külsurat, on yedi yaşına kadar epeyce bir başına, epeyce mutsuz bir yaşam sürmüştü. Ama on yedinci yaş gününün ertesi günü tuhaf bir şey yaşadı. “Yaş günümü bile kendim gibi iki vasat arkadaş ve bir iki akrabadan başka kimse hatırlamadı.” diye düşünüp, avare bir şekilde caddede yürürken, kendisine hediye edilse acayip mutlu olacağı bir sırt çantası gördü bir genç kıyafetleri aksesuarları mağazasının vitrininde ve istem dışı duraksadı. Duraksayıp da vitrine bakarken bu çantaya sahip olmayı

Üç beş kişi

Kerem Külsurat, on yedi yaşına kadar epeyce bir başına, epeyce mutsuz bir yaşam sürmüştü. Ama on yedinci yaş gününün ertesi günü tuhaf bir şey yaşadı. “Yaş günümü bile kendim gibi iki vasat arkadaş ve bir iki akrabadan başka kimse hatırlamadı.” diye düşünüp, avare bir şekilde caddede yürürken, kendisine hediye edilse acayip mutlu olacağı bir sırt çantası gördü bir genç kıyafetleri aksesuarları mağazasının vitrininde ve istem dışı duraksadı. Duraksayıp da vitrine bakarken bu çantaya sahip olmayı değil, bu çantanın hediye edilebileceği bir genç olmayı düşündü. Dileyerek düşündü. Özlem duyarak düşündü. Biraz da kahırlanarak düşündü. Kahrın sebebi sadece o kişi olmaması değil, biraz da bu kişi olmasıydı. Ama bu güdülerle, duygularla, bu hâl ile vitrine bakarken, vitrindeki çantayı seyrederken birden başka bir şey daha gördü. Vitrin camındaki aksini. Ama vitrin camındaki aksi… Bir tuhaftı. Kendisine pek benzemiyordu.

Kırk sekiz yaşında yine bir gün caddede yürürken vitrin camlarında kendisini görmüyordu artık, çünkü bakmıyordu kendisini görmek için.

Doğal olarak önce paniğe kapılmadı zira çok güvenilir bir ayna değildi vitrin camı. Ardındaki unsurlar nedeniyle aksini bir tuhaf görüyor olabilirdi. Ama yine de bu tuhaflığa aldırmamayı seçmedi, genelde seçerdi ama bu sefer seçmedi, yürüdü, mağazadan içeriye girdi. Büyük bir boy aynasına kadar kararlı olmayan adımlarla, biraz “Ne yapıyorum ki ben, daha neler…” diye iç geçirerek yürüdü. Korkmakla korkmamak arasında gidip gelerek aynanın önünde durdu ve kendisine baktı. Evet, kendisi bir başkasıydı. Ya da aynadaki kişi kendisi değildi. Ya da kendisi aynadaki bir başkası gibi görünmekteydi. Kaşlarını çattı. Aynadaki kişi de kaşlarını çattı. Burun kıvırdı. O da. Başını eğdi sağa doğru, aynadaki kişi sola eğdi. Ama yansıma nedeniyle kendi sağı onun soluydu zaten. Bir adım geriledi. İki adım yaklaştı. Ağzını açtı. Tek gözünü kapattı. Öbür gözünü kırpıştırdı. Evet, kendisi bir başkasıydı.

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Biraz korktu, biraz kafası karıştı, anlam veremedi, ne olduğunu anlamadı, biraz daha korktu, ne yapacağını bilemedi ama ne yapacağını bilemeyen her insan gibi ne yaptı? Hızlıca evine döndü. Evindeki aynaya da baktı. Evet orada da başka birisiydi ama sanki mağaza aynasındaki kişi değildi, daha da başka birisiydi. Cesaretini topladı, annesinin karşısına çıktı. Annesi tuhaf bir tepki vermedi. Her zaman nasıl davranıyorsa öyle davrandı. “Anne, bende bir tuhaflık görmüyor musun?” diye sordu bu yüzden. Annesi “Ne tuhaflığı?” dedi. Ama anneler ölçü değildi, bunu o an akledemese de anneler evlatlarını olduğu gibi görürdü çoğu zaman.

Okulda işler karıştı. Ama düşündüğü kadar da karışmadı. Sınıf arkadaşları, Kerem’in Kerem olduğunu, ama eski Kerem gibi değil de başka bir Kerem olduğunu fark ettiler. Yani kendi kendilerine “Bu da kim?” demediler. Kendi kendilerine “Bu da kim?” demedikleri için Kerem’e de “Sen de kimsin?” de demediler. Ama başka bir Kerem gibi olduğundan başka türlü davrandılar. Kerem’in yüzü her gün başka birinin yüzü olduğundan, hatta bazı günler iki kere üç kere başka birine dönüştüğünden, davranışları da her gün, bazı günler iki üç kere başkalaştı. Etrafındaki her insana, o insan kendisine nasıl davranılsa hoşuna gidecekse öyle davrandı. Kerem, bir yıl kadar bir sürenin sonunda, bu şekilde yaşamaya alıştı, başka biri gibi olduğunda neyle karşılaşacağını hesap edebilir, buna göre davranabilir, hatta nasıl bir başka biri olacağına karar verebilir hale geldi. Bu sayede de insanlarla ilişkileri eskiye nazaran çok daha iyi hale geldi. Artık fark edilen birisiydi, insanların önemsediği birisiydi, varlığı ve yokluğu önemsiz birisi ise hiç değildi.

Dokuz yıl da böyle geçti.

Okulunu bitirdi, üniversiteye girdi, onu da bitirdi, doğru düzgün bir iş buldu. İşinde kısa sürede muvaffakiyet sağladı. Herkes tarafından sevilen, aranan birisi olarak yaşadı. Yirmi yedi yaşında yine bir cadde üzerinde salına salına huzur ve mutluluk içinde yürürken, yine bir vitrinde dikkatini bir şey çekti. Durdu, vitrindeki o şeye bakarken, camda kendi aksini gördü. Ama bu gördüğü, on yıl önce görmez olduğu suretinin, on yıl yaş almış haliydi, hemen tanıdı. Bu sefer korktu. Ama korkusunun yersiz olmasını umarak mağazaya girmekten ve aynanın karşısına geçmekten başka çaresi yoktu. Mağazaya girdi, aynanın karşısına geçti ve kendisine baktı. Hayır, yanlış görmüştü. Hâlâ kendisiydi, yani hâlâ kendisiydi derken, her gün başka başka olan kendisiydi, on yıl önceki o delikanlının on yaş almış hali değildi. Rahatladı bir nebze. Evine döndü.

Sonraki günler biraz sıkıntılı geçti. Geceleri rüyalarında eski suretine, eski kendisine döndüğünü gördü birkaç defa. Ter içinde uyandı. Kendine telkinlerde bulundu, “Bundan pek korkmaya gerek yok, neden korkuyorum ki, o da bendim.” filan dedi. Ama ikna edici değildi. Rahatlamadı. Vitrinlerin önünden geçerken kendisine bakmamaya gayret etti, sonra birden bakmaya karar verip baktı, görünce bazen panikledi, bazen rahatladı. Ama nihayetinde huzuru fena halde kaçtı.

On yıl da böyle geçti.

Bu on yıl içinde, her gün başka birisi olabilmeyi kullanıp, insanların hoşuna gidecek hali edayı takınabildiğinden sosyal hayatında başarılı bir insan olmaya devam ederken, içindeki kaygı nedeniyle ise huzursuz yaşadı. Bu sefer insanların kendisi hakkında düşündüklerini, içindeki huzursuzluk nedeniyle önemsemez oldu yavaş yavaş. Otuz sekiz yaşında, kaygılarla korkularla geçen, sevilmenin, önemsenmenin tatmin etmediği bir insan olarak yaşadığı on yılın ardından, yine bir cadde üzerinde yürürken, yine bir vitrinin önünde duraksadı ama bu sefer vitrinde bir şey dikkatini çektiği için değil. Çünkü epeyce bir süredir, artık vitrin camlarına ve hatta aynalara, yirmi yıl önceki o halini görmek için bakar olmuştu. Ama bir görür gibi oluyor, çoğu zaman görmüyor, ama bir görür gibi olduğundan merak etmekten ve bakmaktan vazgeçemiyordu. Durdu, baktı ve yirmi yıl önceki o suretinin yirmi yaş almış halini gördü. Dikkatle baktı değişecek mi diye. Yetinmedi, mağazaya girdi yine, aynanın karşısına geçti. Evet, yirmi yıl önceki kendisiydi, o kendisinin yirmi yaş almış haliydi. İçtenlikle seyretti kendisini. Uzun uzun seyretti. Sonra gülümsedi. Emin oldu. Evine döndü.

Sonraki on yıl sıkıntılıydı ama pek sancılı değildi. Bu yirmi yılda edindiği çoğu şeyi kaybetti. Kendisini önemseyen insanlar, kendisini önemsemez oldular. Buna ne diye değer atfetmişiz diye şaşıranlar bile oldu. Bir yerlere yine davet edilmez oldu. Görmezden gelinmeye başlandı yine. Ama artık on yedi yaşında olmadığından başka bir şey fark etti. Kendisine on yedi yaşında nasıl davranıyorsa, şimdi de öyle davranan insanları fark etti. Sonra o insanların son yirmi yıldır kendisine pek de yanaşmadığını fark etti. Mahalledeki nalbur mesela. Elbette annesi ama anneleri saymamak lazım. Bazı akrabalar, az elbette, bir hala oğlu, bir teyze, bir yeğen filan, mahalledeki iki, çok uzun yıllardır görüşmediği hem de, iki arkadaşı. Koca adamdılar artık, gençken birlikte vakit geçirirlerdi çoğu zaman.

O on yılın sonunda, kırk sekiz yaşında yine bir gün caddede yürürken vitrin camlarında kendisini görmüyordu artık, çünkü bakmıyordu kendisini görmek için.

Elli sekiz yaşında kendisini görmek için aynalara da ihtiyaç duymuyordu artık.

Altmış sekiz yaşında, kendisini görmeye ihtiyaç duymuyordu artık.

Yetmiş iki yaşında musallada iken nasıl bilirdiniz sorusuna, mahalledekiler ve akrabalar vesaire “İyi bilirdik.” derken bazı akrabalar; o hala oğlu, teyzesi vefat etmişti çoktan, annesi de vefat etmişti, o yeğen ve o iki arkadaşıyla, otuz sekizinden sonra dostluk kurduğu üç beş kişi, bir de nalbur, evet çok ihtiyardı artık, diğerlerinden başka bir biçimde “İyi bilirdik.” dediler. Sonra da diğerlerinden başka bir biçimde “Helal olsun.” dediler, üç kere.