İnsan, yaratılışı itibarıyla yalnız yaşamaya değil; sevmeye, sevilmeye, paylaşmaya, korunmaya ve sorumluluk almaya muhtaç bir varlıktır. Bu ihtiyaçların en tabiî ve en güzel şekilde karşılandığı yer ise ailedir.
Aile yalnızca aynı evde yaşayan insanların oluşturduğu bir birliktelik değildir. Aile; bir emanettir, bir mekteptir, bir sığınaktır. İmanın, ahlâkın, merhametin, sabrın, fedakârlığın ve vefanın ilk öğrenildiği yerdir.
Bir toplumun geleceğini anlamak isteyen, önce o toplumun ailelerine bakmalıdır. Çünkü sabah evinden çıkan insan, ailesinden aldığı huzuru yahut huzursuzluğu beraberinde topluma taşır. Evde yaşanan sevgi, saygı, paylaşma ve hoşgörü; iş hayatından komşuluk ilişkilerine kadar insanın bütün davranışlarına yansır. Nitekim aile, toplumun huzurunu doğrudan etkileyen en önemli kurumlardan biridir.
Aile Allah’ın Bir Emanetidir
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının...”
(Nisâ, 1)
Bu âyet bize insanlığın temelinde aile bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Hz. Âdem (as) ve Hz. Havva validemizle başlayan insanlık ailesi, nesiller boyunca devam etmiş; anne, baba, çocuk ve akrabalık bağları toplumların temelini meydana getirmiştir.
Bu sebeple aile kurmak yalnızca dünyevî bir beraberlik olarak görülmemelidir. Nikâhla kurulan yuva, Allah’ın adı anılarak verilen bir sözdür. Eşlerin birbirlerine karşı olduğu kadar Allah’a karşı da sorumluluklarının bulunduğu bir emanettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Âdem’den Hz. İbrahim’e, Hz. Eyyûb’dan Hz. Zekeriyyâ’ya kadar pek çok peygamber ailesinden örnekler verilmesi de boşuna değildir. Bu örneklerin içerisinde eşler arasındaki sadakat, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişki, sabır, adalet ve kulluk gibi pek çok ders bulunmaktadır.
Evlerimiz Birer Mektep Olmalıdır
Çocuğun ilk öğretmeni anne ve babasıdır.
Bir çocuk doğruluğu önce evinde görür. Merhameti, paylaşmayı, büyüğe saygıyı, küçüğe şefkati, helâl-haram hassasiyetini önce ailesinden öğrenir.
Dolayısıyla anne ve babanın evladına bırakacağı en kıymetli miras yalnızca para, ev veya mal değildir.
En büyük miras; güzel ahlâktır.
Peygamber Efendimiz (sas):
“Hiçbir baba, evladına güzel terbiyeden daha kıymetli bir bağışta bulunmamıştır.”
(Tirmizî, Birr ve Sıla, 33)
buyurmaktadır.
Bugün çocuklarımızın eğitimlerini konuşurken yalnızca hangi okula gittiklerini, hangi mesleği seçeceklerini yahut gelecekte ne kadar kazanacaklarını konuşuyoruz.
Peki onların nasıl bir insan olacağını ne kadar konuşuyoruz?
Namazını bilen, kul hakkından korkan, anne-babasına hürmet eden, komşusunun hukukunu gözeten, yalan söylemeyen, merhamet sahibi bir nesil yetiştirmek de en az dünyevî eğitim kadar önemlidir.
Hatta daha önemlidir.
Çünkü başarılı fakat ahlâkı zayıf bir insanın topluma vereceği zarar, eğitimsiz fakat güzel ahlâklı bir insanın vereceği zarardan çok daha ağır olabilir.
Cenâb-ı Hak:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”
(Tahrîm, 6)
buyurarak mümine yalnız kendi hayatından değil, ailesinin mânevî istikametinden de sorumlu olduğunu hatırlatmaktadır.
Ailede Herkesin Bir Hakkı Vardır
İslâm’ın aile anlayışı tek taraflı değildir.
Babanın hakkı olduğu gibi annenin de hakkı vardır. Eşlerin birbirleri üzerinde hakları vardır. Çocukların anne-babaları üzerinde, anne-babanın da çocukları üzerinde hakları bulunmaktadır.
Allah Resûlü (sas):
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım.”
(Tirmizî, Menâkıb, 63)
buyurmuştur.
Demek ki bir insanın gerçek ahlâkı yalnızca dışarıdaki insanlara nasıl davrandığıyla ölçülmez.
Asıl ölçülerden biri, evindekilere nasıl davrandığıdır.
Dışarıda herkese tebessüm edip evinde öfke saçan; yabancılara anlayış gösterip eşine, çocuklarına yahut anne-babasına tahammül göstermeyen kimse, aile hukukunu yeniden düşünmelidir.
Peygamber Efendimiz’in aile hayatına baktığımız zaman da bunun en güzel örneğini görüyoruz.
Hz. Âişe’ye (ra), Resûlullah’ın evde ne yaptığı sorulduğunda:
“Ailesinin işlerini görürdü; ezanı işitince namaza çıkardı.”
cevabını vermiştir.
İşte nebevî aile terbiyesi budur.
Merhamet, yardımlaşma, güzel söz ve karşılıklı anlayış...
Eşler Birbirlerinin Rakibi Değil Tamamlayıcısıdır
Günümüzün en büyük problemlerinden biri aile içerisindeki ilişkiyi bir güç mücadelesine dönüştürmektir.
“Kim daha üstün?”
“Son sözü kim söyleyecek?”
“Benim hakkım ne?”
Bu sorular sürekli öne çıkarıldığında ailede huzur zedelenmektedir.
Oysa aile içerisinde asıl sorulması gereken:
“Ben üzerime düşen vazifeyi yerine getiriyor muyum?”
sorusudur.
Eşler birbirlerinin rakibi değildir.
Birbirlerinin tamamlayıcısıdır.
Kaynaklarda Hz. Âdem ve Hz. Havva ailesinden çıkarılan temel derslerden biri de eşlerin birbirlerinin huzur, sevgi ve destek kaynağı olmalarıdır. Aile içerisindeki huzurun, karşılıklı hukuka riayet ve yardımlaşmayla mümkün olduğu vurgulanmaktadır.
Resûlullah (sas):
“Mümin bir erkek, mümin bir kadına nefret beslemesin. Onun bir huyundan hoşlanmazsa başka bir huyundan hoşnut olabilir.”
(Müslim, Radâ, 61)
buyurmaktadır.
Ne kadar büyük bir aile terbiyesi...
İnsan kusursuz değildir.
Eşimizde gördüğümüz bir eksiklik sebebiyle bütün güzelliklerini yok saymak, aileyi zehirleyen en büyük hatalardan biridir.
Bugün ailelerimizin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de kusur aramak yerine güzellik görebilmektir.
Anne-Baba Cennete Açılan Kapıdır
Aile hukukunun merkezinde anne ve baba hakkı bulunmaktadır.
Bizi dünyaya getiren, büyüten, hastalığımızda başımızda bekleyen, elimizden tutup hayata hazırlayan anne-babanın hakkını hiçbir maddî karşılıkla ödemek mümkün değildir.
Peygamber Efendimiz (sas):
“Anne-baba, cennet kapılarının en değerlilerindendir. Dilersen o kapıyı kaybet, dilersen muhafaza et.”
(Tirmizî, Birr ve Sıla, 3)
manasındaki hadisiyle büyük bir hakikati hatırlatmaktadır.
Yaşlanan anne-babamız bizim için bir yük değil, büyük bir imtihan ve rahmet vesilesidir.
Biz çocukken aynı soruyu defalarca sorduğumuzda sabreden anne-babamıza, onlar yaşlandığında biz de sabretmeliyiz.
Biz yürüyemezken elimizden tuttular.
Gün gelir onlar yürüyemez hâle geldiğinde biz ellerinden tutmalıyız.
Biz hastalandığımızda geceleri uyumadılar.
Gün gelir onlar hastalandığında biz başlarından ayrılmamalıyız.
İşte vefa budur.
Akrabalık Bağlarını Koparmayalım
Aile yalnızca anne, baba ve çocuklardan ibaret değildir.
Amcalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz, halalarımız ve diğer akrabalarımız da aile zincirinin halkalarıdır.
Peygamber Efendimiz (sas):
“Kim rızkının genişletilmesini ve ömrünün bereketlendirilmesini isterse akrabalık bağlarını sürdürsün.”
(Müslim, Birr ve Sıla, 20)
buyurmuştur.
Sıla-i rahim yalnızca bizi arayanı aramak değildir.
Efendimiz (sas):
“Sıla-i rahim yapan, kendisine iyilik yapana karşılık veren değildir. Asıl sıla-i rahim yapan, akrabası kendisiyle ilişkiyi kesse bile bağı sürdüren kimsedir.”
(Buhârî, Edeb, 15)
buyurmuştur.
Bu ölçü bugün ne kadar da ihtiyacımız olan bir ölçüdür.
Küçücük miras meseleleri yüzünden kardeş kardeşe küsmekte, basit tartışmalar sebebiyle yıllarca akrabalar birbirlerinin yüzünü görmemektedir.
Oysa dünya hayatı buna değmeyecek kadar kısadır.
Bugün kızdığımız insanın yarın cenaze haberini alabiliriz.
O zaman “Keşke arasaydım” demenin hiçbir faydası olmayacaktır.
Teknoloji Yaklaştırırken Aileyi Uzaklaştırmasın
Günümüz ailesinin önündeki en büyük imtihanlardan biri de teknolojidir.
Bir zamanlar insanlar birbirlerinden kilometrelerce uzakta oldukları için görüşemezdi.
Bugün aynı koltukta oturan insanlar birbirleriyle konuşmuyor.
Baba telefonunda, anne telefonunda, çocuk tabletinde...
Herkes birbirine fizikî olarak birkaç metre mesafede ama gönüller arasında kilometreler var.
Teknoloji ailemize hizmet etmelidir; ailemizi esir almamalıdır.
Eve geldiğimiz zaman birbirimizin yüzüne bakmaya, hâlini sormaya, birlikte yemek yemeye ve çocuklarımızı gerçekten dinlemeye yeniden ihtiyacımız var.
Çünkü çocuklarımızın yalnızca güzel telefonlara değil, kendilerini dinleyen anne-babalara ihtiyacı vardır.
Aileyi Korumak Toplumu Korumaktır
Peygamber Efendimiz (sas):
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
(Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)
buyurmaktadır.
İşte aile meselesinin özü bu sorumluluk şuurudur.
Anne sorumludur.
Baba sorumludur.
Eşler birbirlerinden sorumludur.
Anne-baba çocuklarının terbiyesinden sorumludur.
Çocuklar anne-babalarına karşı vazifelerinden sorumludur.
Ailede herkes yalnız hakkını talep edip vazifesini unutursa huzur kalmaz.
Fakat herkes “Ben ne verebilirim?” diye düşünürse o ev, yalnızca dört duvardan ibaret bir mesken olmaktan çıkar ve gerçek bir huzur yuvasına dönüşür.
Sağlam aileler, sağlam toplumlar meydana getirir.
Aile çözüldüğünde yalnızca bir ev dağılmaz; çocukların dünyası, akrabalık ilişkileri ve nihayetinde toplumun mânevî dokusu zarar görür.
Bu sebeple ailemize sahip çıkmak, yalnızca şahsî bir mesele değildir.
Aileyi korumak; nesli, ahlâkı ve toplumu korumaktır.
Rabbimiz evlerimizi Kur’ân’ın nuru ile aydınlatsın.
Eşlerimizin arasına muhabbet, çocuklarımızın kalbine iman ve güzel ahlâk yerleştirsin.
Anne-babalarımızın rızasını kazanmayı, akrabalarımızla bağlarımızı muhafaza etmeyi ve bizlere emanet edilen ailelerimize merhametle sahip çıkmayı nasip eylesin.
Evlerimizi kavga ve huzursuzluk mekânları değil; imanın yaşandığı, Kur’ân’ın okunduğu, güzel sözün hâkim olduğu ve rahmetin indiği yuvalar eylesin.
Âmin.