Yazmaya dair, süreç içinde öğrenildiğini sandığımız teknikler, büyük becerilerini başlangıç anında saklar. Başlangıç psikolojisinin tazyiki ilk metinlerimizi büyük eserlere taşır. Hiçbir başlangıç bilgisine tam anlamıyla sahip olmadığımız gibi yazmanın/söylemenin başlangıç bilgisine de belli belirsiz sahibizdir. Nasıl başladı sorusu hayatın en gizemli, elimizde tatmin edici bir cevap için en az bilginin olduğu sorudur. Varlığın başlangıç hikâyesini bilmiyoruz. Maddeden canlılığın nasıl ortaya çıkabileceğini bilmiyoruz. İnsanın varlık sahnesine çıkışını tatmin edici bir kesinlikle takip edemiyoruz.
Başlangıç bilgisinin olmadığı yerde mitler ortaya çıkar. Yaratılış mitleri gibi. İnsanlar varlığın nasıl ortaya çıktığını bilemiyorlar ve o başlangıcı mitleştiriyorlar. Tekerleğin, kayığın vs. ortaya çıkışını anlatan destanlarımız vardır. Onlar da bahsettiğim şeye örnek verilebilir. Bu tavrı pek çok şairde de görürüz. Kendi başlangıç mitlerini kurarlar. Onların mitik başlangıç anları yazma bilgilerinin de çekirdeğini içinde taşır. Çoğunun anlattığı yazıya başlama hikâyesine baktığımızda sinematografik sahneler görüyoruz. Bilinçle tecrübe ettikleri bir kırılma durumu vardır anlattıklarında. Necip Fazıl’ın başlangıç hikâyesi böyledir mesela. Necip Fazıl, Çile’nin Takdim’indeki Şiirlerim ve Şairliğim yazısında anlatır hikâyesini. On iki yaşında annesini hastanede ziyaret etmiştir. Beyaz örtülü bir yatakta siyah kaplı bir defter vardır, veremli bir kızın defteri. Annesi bu dekorda, senin de şair olmanı ne kadar isterdim der küçük Necip Fazıl’a. O da pencereden savrulan karları seyrederek kararını verir: “Şair olacağım.” Bir sinema jesti vardır bu sahnede. Beyaz örtü ile siyah defter, siyah gece ile yağan karın beyazı; veremli fakat genç kız üzerinden gençlik ve yaşlılık, sağlık ve hastalık. Bu zıtlıklar içinde annenin arzu nesnesine dönüşen bir oğulun arzusu olarak yazma eylemi. Bu kısacık hikâyeden Necip Fazıl’ın bütün edebi ve psikolojik evreni çıkarılabilir. Yazma bilgisi teknikten hemen önce gelen bir varoluş bilgisidir. Kısa zaman sonra edebi metin doğacaktır, başlangıç anından kalan doğum izlerini bedeninde taşıyarak.
İsmet Özel ise şiire başlangıcım diye anlatmasa da, ilk şiirin ilk dizesi dediği “ölüler beni serinliğe yakıştıramaz” dizesinin doğuşunu şöyle anlatır: Bir mezarlığın yanında piposunu yaktığı sırada, bağlamasıyla oturan 12-13 yaşlarında bir çocuk “Dolu mu içiyorsun, abi?” diye sorar. İsmet Özel çocuğun esrarı kastettiğini anlamaz başta, anladığındaysa o anın tazyikiyle mısra doğar. İsmet Özel, bütün kişilik karmaşalarıyla bu hikâyede mevcuttur.
Mahvoluş bilgisi öğretilemez, acziyet tecrübesi öğretilemez, yıkımın ahlakı öğretilemez. Trajik ihtişamıyla gerçek bir edebi metin tekniğini tevarüs etmez. Doğar doğmaz koşan yaban hayvanları gibi yeteneğini varoluşunun içinde taşır.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.