Şehrin kenar mahallelerinde kış erken iner. Hava kararmadan sokak lambaları yanar, dükkân kepenkleri yarıya kadar kapanır, ekmek fırınlarının önünde ince bir un kokusu dolaşır. İnsan o saatlerde yürürken taş duvarların bile yorgunluk taşıdığına inanır. Kaldırım taşları gün boyu binlerce ayak sesi dinlemiş ihtiyarlar gibi suskundur. Çatılarda biriken is, soba dumanı, rutubet kokusu; hepsi birleşip insanın göğsüne çöken görünmez bir ağırlığa dönüşür.
Ben böyle akşamlarda çay ocaklarına bakarım. Her mahallenin bir çay ocağı vardır. Camları buğulu, duvarları sararmış, masaları iskambil çizikleriyle dolu yerler. İçeri girildiğinde ilk hissedilen şey sıcaklık değildir. İlk hissedilen şey, ömrünü ağır yük altında geçirmiş insanların suskunluğudur. Bir köşede emekli bir adam oturur; boş bardağın içine uzun uzun bakar. Öte tarafta genç bir çocuk sigarasını hızlı hızlı içer; cebindeki son bozuklukları avucunda çevirir. Garson çay dağıtırken herkesin yüzünü ezbere bilir. Kimin borcu kabardı, kimin ev sahibi kapıya dayandı, kimin oğlu askerden dönmedi; hepsi o küçük dükkânın dumanlı tavanında asılı durur.
Yoksul insanların garip bir asaleti vardır. Ceplerinde para bulunmaz; gönüllerinde hâlâ ikram edecek bir şey saklı durur.
Bir kış gecesi böyle bir yere sığınmıştım. Dışarıda rüzgâr kaldırım kenarındaki naylon poşetleri havalandırıyor, yağmur oluklardan kirli ipler gibi sarkıyordu. Sobanın yanında oturan ihtiyarın elleri çatlak içindeydi. Parmak aralarına kömür karası sinmişti. Çayı dudaklarına götürürken fincan hafif hafif titriyordu. Onu izlerken insanın yaşlandıkça küçüldüğünü düşündüm. Boyu kısalmıyor belki; ruhu küçülüyor. Hayat, insanın omzundan azar azar et koparıyor sanki. Gençlikte gürültüyle konuşan adamlar ilerleyen yıllarda fısıltıyla konuşur hâle geliyor.
Kapı açıldı. İçeri pazarcı bir kadın girdi. Başındaki örtü yağmurdan sırılsıklamdı. Elindeki torbadan maydanoz kokusu yayılıyordu. Yüzünde öyle derin çizgiler vardı ki insan bakınca eski bir harita görüyor sanırdı. Sobaya yaklaşırken ellerini ovuşturdu. Parmak uçları morarmıştı. Çaycı seslenmeden bir bardak çay koydu önüne. Kadın teşekkür ederken yüzüne kısa bir gülümseme geldi. O küçücük gülümseme bütün dükkânın rengini değiştirdi. İnsan bazen bir tebessüm uğruna yıllarca yaşar. Koca şehirler, saraylar, makamlar; bir insanın içini ısıtan küçücük bir bakış kadar güçlü çıkmaz.
Sonra kadın torbasından birkaç mandalina çıkardı. Masalara bıraka bıraka dolaştı. Kimse para vermedi. Kimse istemedi de. O mandalinalar satış için taşınmıyordu. İçindeki taşkın iyiliği bir yere bırakmak istiyordu kadın. Yoksul insanların garip bir asaleti vardır. Ceplerinde para bulunmaz; gönüllerinde hâlâ ikram edecek bir şey saklı durur.
İnsan fakirleşince ekmeğini saymaya başlar. Varlıklı günlerde kimse ekmek saymaz.
Dışarı çıktığımda yağmur durmuştu. Mahalle boyunca yürüdüm. Apartman boşluklarından televizyon sesleri geliyordu. Bir evde tartışma vardı. Başka bir evden çocuk kahkahası yükseliyordu. Üçüncü katta bir adam pencereye çıkmış sigara içiyordu. Her pencere ayrı bir hikâye taşıyordu. Şehir denilen şey tuğla, beton, asfalt değildir; üst üste yığılmış insan kederidir.
Otobüs durağına vardığımda ince yapılı bir çocuk gördüm. Elindeki poşette simit vardı. Üşümemek için yerinde sekerek bekliyordu. Ayakkabısının burnu açılmıştı. Çorabı görünüyordu. Çocuk ara sıra poşeti açıp simitlere bakıyordu. Açlıktan değil eksik sayılır korkusundan. İnsan fakirleşince ekmeğini saymaya başlar. Varlıklı günlerde kimse ekmek saymaz. Sofraya oturulur, yenir, kalkılır. Darlık günlerinde bir dilim ekmek bile ev halkının zihninde yer kaplar.
Çocuğun gözlerinde tuhaf bir dikkat vardı. Sanki dünya ona sürekli tetikte durmayı öğretmişti. Bir araç yaklaşınca irkiliyor, biri yüksek sesle konuşunca omzunu kasıyordu. Böyle çocuklar erken büyür. Daha on altısında kırk yaşındaki adamlara benzerler. Omuzlarında görünmeyen çuvallar taşırlar.
Otobüs gelmedi. Kar yağışı başladı. Önce birkaç ince taneyle indi gökten. Sonra sokak lambalarının altında yoğunlaştı. Mahalle yavaş yavaş sessizleşti. Karın insana benzeyen bir tarafı var. Gürültülü yerleri susturuyor. Kirli duvarları örtüyor. Çatlak kaldırımları saklıyor. İnsan o beyazlığın altında kendi iç sesini daha açık duyuyor.
Bir ara çocuk poşeti açtı, bir simidi ikiye böldü, yarısını bana uzattı. Tanımadığı birine ekmek uzatan insanların bulunduğu memleketler henüz bütünüyle çürümemiştir. Simidi aldım. O an içimde eski bir kapı aralandı. Çocukluğum geldi aklıma. Sobanın üstünde kızaran ekmek kokusu, annemin akşam telaşı, babamın iş dönüşü çıkardığı ayakkabı sesi… İnsan yıllar geçince en çok küçük ayrıntıları özlüyor. Büyük mutluluklar değil mutfaktan gelen çorba kokusu, yorgan altındaki ayak sıcaklığı, mahalle bakkalının veresiye defteri…
Kar hızlandı. Otobüs hâlâ görünmüyor. Çocuk birden göğe baktı. Yüzüne düşen kar taneleri erirken hafifçe gülümsedi. İşte o an anladım; insan ruhu sandığımız kadar kolay yıkılmıyor. Hayat gün boyu tokat atıyor, kapıları kapatıyor, umutları eziyor; yine de bir kar tanesi gelip insanın içini aydınlatabiliyor.
Şehrin sertliği çok konuşulur. Kavgalar, geçim sıkıntısı, bağırış çağırış… Oysa asıl mesele başka yerde. İnsanlar yavaş yavaş birbirinin acısına alışıyor. Bir süre sonra kaldırım kenarında ağlayan birini görünce dönüp bakmıyorlar. Ambulans sesi gündelik bir uğultuya dönüşüyor. Gazete manşetleri insanın vicdanını köreltiyor. En korkuncu işte bu. Kalbin nasır tutması.
O gece eve geç döndüm. Pencereden dışarı baktım uzun süre. Kar yağışı sürüyordu. Karşı apartmanın çatısında tek bir kedi yürüyordu. Sokak lambasının altında gölgesi uzayıp kısalıyordu. Uzakta bir siren sesi duyuldu. Sonra derin bir sessizlik çöktü mahalleye.
İnsan bazen bütün ömrünü böyle anlar uğruna taşıyor. Gürültünün çekildiği, iç sıkıntısının hafiflediği birkaç dakikalık duruluk uğruna. Belki bu yüzden deniz kenarlarına gidiyoruz, dağ yollarında yürüyoruz, gece vakti boş sokaklarda dolaşıyoruz. İçimizde durmadan konuşan o sert sesi susturacak küçücük bir açıklık arıyoruz.
Sabaha karşı uyumadan önce aklıma o çocuk geldi. Simit uzatan ince yüzlü çocuk. Sonra çay ocağındaki kadın. Sonra titreyen ihtiyar elleri… Hepsi gözümün önünden geçti. Şunu düşündüm; bu memleketi ayakta tutanlar sabah ezanından önce işe çıkan işçiler, pazarda üşüyen kadınlar, çocuğuna harçlık çıkarabilmek için gece yarısına dek çalışan babalar, kimse görmezken bir yabancıya ekmek uzatan çocuklar…
çok gürültülü bir yere dönüştü. Herkes yüksek sesle konuşuyor. Herkes kendini anlatma peşinde. Oysa insan ruhu sessizlikte büyüyor. Bir soba başında, kar altında, çay buharı içinde, kırık bir kaldırım taşının yanında… Kalbe en çok dokunan şeyler gösterişsiz anların içinden çıkıyor.
Şimdi hangi mahalleye gitsem o eski çay ocaklarını arıyorum. Buğulu camları, ağır çay kokusunu, soba çıtırtısını… İnsan gençliğini bir yere bırakıyor. Yıllar sonra dönüp aradığında, yerinde koca bir boşluk buluyor. Kimi boşluklar insanın içine ömür boyu kar yağdırıyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.