ABD’nin İran’a karşı “tarihin en ağır ekonomik yaptırımlarını” uygulama tehdidi, aslında Washington’ın onlarca yıldır kullandığı çok daha büyük bir dış politika mekanizmasının son halkası. Küba’dan İran’a, Irak’tan Venezuela’ya, Rusya’dan Kuzey Kore’ye kadar farklı dönemlerde ve farklı gerekçelerle uygulanan ekonomik yaptırımların ortak noktası, Amerikan askeri gücüne başvurmadan hedef ülkenin ekonomik hareket alanını daraltmak ve siyasi kararlarını değiştirmeye zorlamak.
Bu politika sıklıkla “ekonomik şantaj” veya “ekonomik savaş” olarak adlandırılıyor. Washington ise yaptırımları ulusal güvenlik ve dış politika hedeflerini gerçekleştirmek için kullanılan meşru ekonomik araçlar olarak tanımlıyor. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı yaptırımların dış politika ve ulusal güvenlik amaçlarını gerçekleştirmek için kullanıldığını açıkça belirtiyor.
Ancak ABD’nin elindeki yaptırım silahını olağanüstü güçlü yapan şey yalnızca dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahip olması değil. Washington’ın asıl avantajı, küresel finans sisteminin kritik damarlarının önemli bölümünün hala dolar ve Amerikan finans sistemi üzerinden çalışması.
Bu nedenle ABD’nin İran’a yaptırım uygulaması yalnızca “Amerikan şirketleri İran’dan petrol satın alamaz” anlamına gelmiyor. Washington, ikincil yaptırımlar aracılığıyla Çin’de, Hindistan’da, Avrupa’da veya Körfez ülkelerinde faaliyet gösteren bir şirkete de fiilen bir tercih sunabiliyor; İran’la çalışmaya devam etmek veya Amerikan finans sistemi ve pazarına erişimini riske atmak.
İşte ABD ekonomik baskısının gerçek gücü burada başlıyor.
Klasik savaşta hedef ülkenin limanları askeri gemilerle ablukaya alınır. Modern ekonomik savaşta ise aynı limana gelen geminin sigortası iptal edilebilir, petrolünü taşıyan tanker yaptırım listesine alınabilir, yükü satın alan şirketin dolar işlemleri engellenebilir veya finansman sağlayan banka Amerikan piyasasından dışlanmakla tehdit edilebilir.
Böylece fiziksel ablukanın yerini giderek finansal abluka alıyor.
İran bunun en somut örneklerinden biri.
İran petrolünü satın almak isteyen yabancı şirket yalnızca Tahran’la anlaşmak zorunda değil. Petrolü taşıyacak tanker, geminin sigortası, ödeme yapılacak banka, paranın transfer edileceği finans kuruluşu ve hatta geminin yanaşacağı liman yaptırım riskini değerlendirmek zorunda kalıyor.
Washington böylelikle doğrudan İran sınırları içerisinde hiçbir kurumu kontrol etmeden İran’ın uluslararası ticaretinin maliyetini yükseltebiliyor.
Yaptırım uygulanan ülkelerin Washington’a yönelttiği en temel eleştirilerden biri “ekonomik egemenlik” meselesidir. Bir Çin şirketinin İran’dan petrol satın alıp almaması neden Washington tarafından belirlenebilsin? ABD’nin cevabı kabaca şudur: Çünkü şirket Amerikan finans sistemini kullanmak istiyorsa Amerikan kurallarının sonuçlarını da kabul etmek zorundadır.
Küba: 60 yılı aşan baskı ama değişmeyen yönetim
ABD’nin ekonomik yaptırım politikasının tarihsel sınırlarını anlamak için Küba belki de en önemli örnek.
Fidel Castro yönetiminin iktidara gelmesinin ardından Washington 1960’ların başından itibaren Küba’yı kapsamlı ekonomik yaptırımlarla çevrelemeye başladı. Amaç yalnızca Havana’yı ekonomik olarak cezalandırmak değildi. Castro yönetiminin hareket alanının daraltılması ve nihayetinde siyasi dönüşüm yaratılması beklentisi de vardı.
Aradan altmış yıldan fazla zaman geçti.
Küba büyük ekonomik sıkıntılar yaşadı, Amerikan pazarına erişemedi, yatırım ve finansman imkanları sınırlandı. Fakat Washington’ın temel siyasi hedefi gerçekleşmedi. Küba’daki siyasi sistem yaptırımlar nedeniyle yıkılmadı.
Bu örnek yaptırım politikasındaki ilk büyük paradoksu ortaya çıkarıyor
Bir ülkeye çok büyük ekonomik zarar verebilmek, o ülkenin yönetimini istediğiniz politikayı uygulamaya zorlayabileceğiniz anlamına gelmiyor.
Hatta uzun süreli yaptırımlar zaman içerisinde hedef ülkelerin ekonomik yapısını değiştirebiliyor. Devlet kontrolü artıyor, alternatif ticaret ağları kuruluyor, kaçakçılık gelişiyor ve yönetimler ekonomik sorunların sorumluluğunu dış düşmana yükleyerek iç siyasi konsolidasyon sağlayabiliyor.
Küba bu mekanizmanın en uzun süreli örneklerinden biri oldu.
İran: Washington’ın finansal savaş laboratuvarı
İran’a yönelik ekonomik baskı ise çok daha sofistike.
1979 İran Devrimi ve ABD Büyükelçiliği rehine krizinden sonra başlayan yaptırımlar zaman içerisinde petrol, doğalgaz, bankacılık, petrokimya, deniz taşımacılığı, sigorta, savunma sanayisi ve teknoloji transferine kadar genişledi.
Fakat İran yaptırımlarının dönüm noktası, Washington’ın yalnızca İran kurumlarını değil, İran’la çalışan yabancı şirketleri de hedef almaya başlamasıydı.
Bu sistemin nasıl çalıştığını basit bir örnekle anlatmak mümkün.
Çinli bir rafineri İran’dan indirimli petrol satın almak istiyor. ABD şirketi değil ve teorik olarak Washington’a “Ben Amerikan şirketi değilim” diyebilir.
Ancak şirketin uluslararası bankalara, dolar finansmanına, Amerikan teknolojisine veya ABD pazarıyla çalışan ortaklara ihtiyacı varsa tablo değişiyor.
Washington şirkete doğrudan şu mesajı verebiliyor
İran petrolünü almaya devam edersen seni yaptırım listesine alabilirim.
Sonuçta şirketin karşısına ekonomik bir hesap çıkıyor. İran’la ticaretten kazanacağı birkaç yüz milyon dolar mı daha değerli, yoksa küresel finans sistemine erişimi mi?
ABD yaptırımlarının caydırıcılığı büyük ölçüde bu denklemden kaynaklanıyor.
İran ise yıllar içerisinde bu sisteme uyum sağladı. Tankerlerin sahiplik yapıları değiştirildi, paravan şirketler kuruldu, gemiden gemiye petrol transferleri gerçekleştirildi, petrolün menşei gizlenmeye çalışıldı, yerel para birimleriyle ticaret geliştirildi ve Washington’ın “gölge filo” veya “gölge bankacılık” olarak adlandırdığı sistemler ortaya çıktı.
Yani yaptırım bir tarafta geliştikçe yaptırımdan kaçma ekonomisi de diğer tarafta gelişti.
Bugün ABD’nin İran’a karşı yeniden çok daha ağır yaptırımlar hazırlaması bu nedenle 1990’lardaki İran yaptırımlarından farklı. Washington artık yalnızca İran ekonomisiyle değil, İran’ın yaklaşık yarım asırlık yaptırım deneyiminin ürettiği alternatif ticaret ağlarıyla mücadele ediyor.
Irak: Ekonomik baskının insani bedeli
1990’da Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin ardından uygulanan kapsamlı BM yaptırımları ise ekonomik baskının başka bir yüzünü ortaya çıkardı.
Irak’ın petrol gelirleri ve dış ticareti ağır biçimde sınırlandı. Ama Saddam yönetimi devrilmedi.
k daralmanın etkileri giderek sıradan Iraklıların yaşamında hissedildi. Gıda, ilaç, altyapı ve temel hizmetlere erişim sorunları uluslararası tartışmanın merkezine yerleşti.
Devletin tepesindeki yönetici gıda tüketimini yüzde 30 azaltmak zorunda kalmayabilir. Fakat sıradan vatandaş kalabilir.
Yönetici özel sağlık hizmetlerine ulaşabilir. Halk ulaşamayabilir.
Yönetim güvenlik aygıtının bütçesini korurken eğitim, sağlık veya altyapı harcamalarını azaltabilir.
Venezuela: Petrol musluğunu kapatarak Maduro’yu sıkıştırmak
Venezuela da ABD’nin ekonomik baskı yoluyla siyasi değişim yaratmaya çalıştığı önemli örneklerden biri oldu.
Washington özellikle Nicolás Maduro yönetiminin en önemli gelir kaynağı olan petrol sektörüne yöneldi. Devlet petrol şirketi PDVSA’ya uygulanan yaptırımlarla hükümetin döviz gelirlerinin azaltılması hedeflendi.
k maliyet gerçekten ağırlaştı.
Ancak Maduro yönetimi beklenen hızda çözülmedi.
Venezuela alternatif petrol müşterileri bulmaya, yaptırımları aşacak ticaret yöntemleri geliştirmeye ve farklı ülkelerden siyasi-ekonomik destek almaya yöneldi.
Rusya yaptırım düzenini değiştirdi
Rusya’ya 2022 sonrasında uygulanan yaptırımlar ise sistem açısından gerçek bir stres testiydi.
Çünkü daha önce ağır yaptırımlara maruz bırakılan Küba, İran, Kuzey Kore veya Venezuela ile Rusya arasında önemli bir fark vardı.
Rusya küresel enerji piyasasının devlerinden biriydi.
Petrol, doğalgaz, kömür, gübre, tahıl, metal ve diğer kritik hammaddelerde dünya ekonomisinin içine çok daha derinden entegre olmuştu.
Batılı ülkeler Rus bankalarının finansal erişimini kısıtladı, Rusya Merkez Bankasının rezervlerinin önemli bir bölümünü dondurdu, teknoloji ihracatını sınırladı ve petrol gelirlerini azaltmaya yönelik mekanizmalar geliştirdi.
Fakat Rus petrolünü tamamen piyasadan çıkarmak başka bir problem yaratıyordu.
Eğer milyonlarca varil Rus petrolü bir anda dünya piyasasından çekilirse petrol fiyatı fırlayabilirdi.
Bu kez yaptırım uygulayan Avrupa ve ABD de zarar görecekti.
Böylece ortaya ilginç bir hedef çıktı. Rus petrolünün satılmasını tamamen engellemek değil, Rusya’nın petrolü daha düşük gelirle satmasını sağlamak.
Tavan fiyat uygulamasının mantığı büyük ölçüde buydu.
Rusya ise ticaretini Asya’ya kaydırdı. Çin ve Hindistan daha önemli müşterilere dönüştü. Batılı denizcilik ve sigorta hizmetlerinden kaçınmak için alternatif tanker filoları genişledi.
Bunun sonucunda küresel ticaret yok olmadı; rotasını değiştirdi.
Bu, ABD yaptırımlarının geleceği açısından kritik bir ders verdi.
k olarak küçük bir ülkeyi küresel sistemden koparmak ile Rusya gibi dev bir emtia üreticisini sistemden çıkarmaya çalışmak aynı şey değildi.
ABD neden bunu yapabiliyor ama başka ülkeler aynı ölçüde yapamıyor?
Çünkü yaptırım silahının arkasında dolar bulunuyor.
Birçok uluslararası emtia dolar üzerinden fiyatlanıyor. Merkez bankaları dolar rezervi tutuyor. Şirketler dolar cinsinden borçlanıyor. Küresel bankalar Amerikan finans kuruluşlarıyla çalışıyor.
Daha da önemlisi ABD Hazine tahvilleri dünyanın en büyük ve en likit finansal varlık piyasalarından birini oluşturuyor.
Bu nedenle Washington’ın ekonomik gücünde asıl mesele sistemin merkezinde bulunmasıdır.
Bir benzetmeyle anlatırsak ABD yalnızca dünyanın en büyük mağazalarından birine sahip değil; aynı zamanda alışveriş merkezindeki ödeme altyapısının önemli bir bölümünde söz sahibi.
Bu yüzden Washington’ın “seni sistemden çıkarırım” tehdidi ciddi sonuç doğurabiliyor.
Avrupa şirketleri bile Washington’a karşı koyamadı
Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri Trump’ın ilk döneminde İran nükleer anlaşmasından çekilmesi sırasında görüldü.
Avrupa ülkeleri anlaşmayı korumak istiyordu. Avrupa Birliği siyasi olarak Washington’ın kararına karşı çıktı.
Fakat büyük Avrupalı şirketlerin önünde farklı bir hesap vardı.
İran pazarında kalmak mı?
ABD pazarını ve Amerikan finans sistemine erişimi riske atmak mı?
Birçok şirket ikinci seçeneği göze alamadı.
Yani Washington bazen müttefiklerinin siyasi olarak desteklemediği bir yaptırım politikasını bile onların şirketlerine fiilen uygulatabiliyor.
İşte ekonomik “şantaj” tartışmasının en güçlü argümanlarından biri burada ortaya çıkıyor.
Bir devlet yalnızca kendi şirketlerinin davranışını belirlemiyor; finansal üstünlüğünü kullanarak başka ülkelerin şirketlerinin ekonomik tercihlerini de etkileyebiliyor.
Washington’ın önündeki stratejik problem tam burada başlıyor.
Bir silah ne kadar sık kullanılırsa rakipler o silahtan korunmak için o kadar fazla yatırım yapar.
ABD dolar sistemini yaptırım aracı olarak kullandıkça Çin, Rusya, İran ve diğer ülkelerin dolar bağımlılığını azaltma motivasyonu artıyor.
Çin ve Rusya arasındaki ticarette yerel para kullanımı genişliyor. Merkez bankalarının altın rezervlerini artırması dikkat çekiyor. Alternatif ödeme sistemleri geliştiriliyor. Enerji ticaretinde dolar dışındaki para birimlerinin kullanılması deneniyor.
Eğer 20 yıl önce İran petrolünü satın almak isteyen şirketin alternatifi yokken bugün Çin bankaları, yuan ödemeleri, aracılar, alternatif tanker filoları ve farklı finansal mekanizmalar bulunuyorsa ABD aynı sonucu elde etmek için çok daha fazla baskı uygulamak zorunda kalıyor.
Bu da yaptırım dozunun sürekli yükselmesine neden oluyor.