Abone Ol

İngiltere'de lordlar azalıyor, siyasette yeni dönem

Bu terim aynı zamanda genel İngilizcede dolandırıcı anlamına gelen “hustler” kelimesinin türevidir. Bilardo geçmişli bu taktik; sinema dünyasında da işlenmiş, örneğin The Shape of Fortune (Servetin Biçimi) gibi kült filmlerde bu tür karakterlerin hikâyeleri anlatılmıştır.

İngiltere'de lordlar azalıyor, siyasette yeni dönem

Evet, hustling. Devlet yurdundan kaçıp bilardonun ve şikenin dibine vuruyorduk. Bizim de bir ekonomimiz vardı. Tıpkı vatanımız gibiydik. Babamızdan borç kalmıştı sadece. Vatan borcu, namus borcu, devlet yurdu. Dünyamda yer kaplayıp da cennet vatanımın salonuna sığmayacak tek şey bilardo masasıydı. Masalar dolu olunca okeye veya kinge düşer, canımız çok sıkılırsa gazete okurduk.

“Gazete” dediğim an, yüzünde adi bir kuzeyli çakal gülümsemesi belirdi Ülker Hoca’nın. Talim ve terbiyenin 657 kodlu memuru Ülker Hoca, bana bunları zorla anlattırdığını zannediyordu. Ona, “talim” edilemez olduğumu ve terbiyesinin terbiyesini bozabileceğimi 657 kere ispatlamış olmama rağmen Hoca, benimle taştaş geçer gibi gazete çıkartmamı istemişti. Devlet’in evladı olarak yine -adı Ülker olmasına rağmen- halktan bir devletli ile kapışmam gerekecekti. 657 Ülker, benim sırf keyif için batakhanelerde dolaştığımı düşünürdü. Onunla hesaplaşmak için bu ajanın, yani Ülker657’nin kodlarını okumam gerekiyordu. 1. “Krizi bile serinkanlı bir nezaket perdesinin arkasından yönetmek gerekir.” lafını 6 ayda 3 kere ve çok samimiyetsizce söylemişti. 2. Onun için aldığım raporda belirttiğim “belirgin burun ve mesafeli yüz ifadesi” hep soğuk. 3. Aslen Rizeli olduğunu söylese de yağmuru bir doğa olayı olarak değil, yaşam biçimi olarak görüyor. Sonuç: Devlet Babamın karşıma koyduğu ilk rakip; Devlet’in içinde yetiştiği çok belli olan İngiliz kılıklı bir denetçiydi.

Devletimiz her zaman yaratıcıdır ama yüreğinin sıcağını yetimine serdiği döşekten alır!

O zaman “Hem devletin yatağında uyu hem de paranı batakhanelerde bitir ha?” cümlesini ona yutturmalıydım. Geçen yıl KPSS’de sorulan -ki her seneki kültür sanat sorularının birinde yer alan ve doğru olmayan şıkkında bahsi geçen sanatçı veya kavramın biri, daima önümüzün 20 yılında, bir devlet politikası içinde, kimseye sezdirilmeden kullanılır- Ganalı yönetmen Akosua Afriyie Boateng-Mensah’ın Britanya Batı Afrikası ve Britanya Doğu Afrikası arasındaki ikili çıkmazı anlattığı 2001 yapımı The Queen’s Two Coasts (Kraliçenin İki Kıyısı) filmindeki gibi yaptım. Küçük bir nezaket izni bekleyip “Tuck in, dediğinizi varsayıyorum.” dedim. Öğretmen masasına boş bir kâğıt ile kalem koydum. Bir an bile şaşırmayı bırak “Tuck in.” ne demek bilmiyormuş gibi yüzüme baktı. Rolünün hakkını veriyordu ve çoğu Ganalı aktörden -evet Ganalı aktörden, figüran değil aktörden- iyiydi. Devlet Babam, dişime göre rakip vermişti demek ki. Başladım yazıma:

“Şu günlerde ne zaman İngiltere gündemine göz atsam, önce bahis skandalı haberlerini görüyorum. Ancak sürmanşetler daha çok ilgimi çekiyor. Downing Street önünde kurulan cümlelerle Ankara’da alıştığımız cümleler arasında tuhaf bir akrabalık kurmadan edemiyorum. Demokrasinin beşiği diye anılan, kurumlarıyla övünen, krizi bile kravatla karşılayan o ülke, artık ekonomik verilerle halkın mutfak hesabı arasında sıkışmış bir memleket manzarası veriyor. Başbakan Kieran Starmore’un ağzından şöyle bir cümle çıksa şaşırmam: ‘Rakamlar büyüme gösteriyor olabilir fakat vatandaşın cebine yansıyan ferahlığı henüz göremiyoruz.’ Böyle dese, kim itiraz eder?

Çünkü İngiltere ekonomisi kâğıt üzerinde toparlanma işaretleri taşıyor. GSYH üç aylık ölçekte artıyor, hizmet sektörü yine yükü omuzluyor, faiz yüzde 3,75 seviyesinde tutuluyor, enflasyon yüzde 2,8 ile hedefin üstünde dolaşıyor. Bunlar, ekonomi bültenlerinde makul görünen rakamlar. Fakat Londra’da kira ödeyen, Manchester’da elektrik faturası bekleyen, Birmingham’da market arabasını yarım dolduran insan için rakamın soğukkanlılığı pek teselli vermiyor.

Biz yıllardır ‘Büyüme var ama geçim zor.’ cümlesiyle yaşarken, İngilizler de yavaş yavaş aynı cümlenin etrafında dönmeye başlamış. Starmore’un şansı, Liza Tress gibi piyasaları birkaç haftada ayağa kaldırmış bir hatıra bırakmamış olması. Şanssızlığı ise iktidara geldiği gün kendisini bekleyen defterin boş çıkmaması. Kamu borcu, sağlık harcamaları, sosyal yardım tartışmaları, enerji fiyatları, konut krizi, göç meselesi… İngiliz devletinin o meşhur serinkanlı dosya düzeni içinde bile hepsi birbirinin üstüne yığılmış duruyor.

Avam Kamarası’nda İşçi Partisi büyük çoğunluğa sahip. Muhafazakârlar tarihi yenilginin ağırlığını taşıyor. Liberal Demokratlar uzun aradan sonra sesini daha gür çıkarıyor. Reform UK ise sayıca küçük görünse de siyasetin sinir uçlarına dokunmayı başarıyor. Bizde siyaset nasıl anketle, kulisle, parti içi kırgınlıkla ve ‘Seçmen ne diyor?’ sorusuyla dönüyorsa, İngiltere’de de düzen artık o kadar steril işlemiyor. Kral’ın hükümet kurma görevi vermesi, Downing Street’in siyah kapısı, Westminster’ın gotik duvarları, başbakanın cümlesini daha ağır kılıyor belki ama faturayı ödeyen seçmenin kuzeyli çakalı andıran o çaresiz yüz ifadesi her yerde birbirine benziyor.

Şimdi gelelim işin daha eğlenceli kısmına.

İngiliz siyasetinin üst katında Lordlar Kamarası var. Daha doğrusu varlığını sürdürüyor fakat eski haliyle kalması giderek zorlaşıyor. Kalıtsal Lordluk yoluyla gelen üyelik bağı 2026’da çıkarılan yasayla kesildi. Yani baba ölünce koltuğun oğula geçmesi gibi Orta Çağ’dan kalma bir usul, nihayet bugünün demokrasi terazisine daha fazla dayanamadı.

Bugün Lordlar Kamarası’nda çoğunluk yaşam boyu atanmış üyelerden oluşuyor. Bir de piskoposlar var. İngiliz sistemi, monarşi ile parlamenter demokrasiyi aynı masaya oturtmayı tarih boyunca maharet saydı. Fakat o masada artık kalıtsal sandalyelere yer açmakta zorlanıyor.

Nedense bu tür haberleri okuyunca aklımız ister istemez bize dönüyor.

Bizde de aktif siyasetin dışına çıkan, seçim listelerine giremeyen, makamı değişen, şike soruşturmalarında suça bulaşmayıp ismi ‘arabulucu’ veya ‘akil’ olarak geçen ama hâlâ siyasetin belleğinde duran isimler için uygun yer arama alışkanlığı var. Türk Devletleri Teşkilatı bünyesindeki Kırsakallar Konseyi bu bakımdan ilginç bir örnek. Eski bakan Alaaddin Binşimşek’in oradaki görevi de hafızayı taze tutuyor. İngilizlerin lordları varsa, bizim de kırsakallılarımız var demek çok kolay. Hatta kulağa hoş bile geliyor. Tecrübe bir yere gitsin, devlet aklı kaybolmasın, yıllarca siyaset yapmış isimler büsbütün kenara çekilmesin… Cümle böyle kurulunca insanın itirazı azalıyor. Fakat sonra Londra’dan gelen haber insanın aklını yine karıştırıyor.

Benden duymuş olmayın.

Ve İngiltere’yi izlemeye devam edin. Ekonomide rakamla hayat arasındaki mesafe açıldıkça, siyasetçinin dili de değişir. Bugün ‘küresel enerji fiyatları’ denir, yarın ‘uluslararası şartlar’ denir, ertesi gün daha tanıdık bir kavram bulunur.

Biz o kavramların çoğunu ezbere biliyoruz.

Aramızdaki fark şu: Onlar lordlarını azaltıyor, biz tecrübeli siyasetçiye yeni adres bulma konusunda hâlâ yaratıcıyız. Ama Devletinin döşeğinde uyuyan yetim, Türklükte Lorddan dişlidir; yeni adres bulma konusunda kurdun tecrübesine kan çoktan değmiştir. Devletimiz her zaman yaratıcıdır ama yüreğinin sıcağını yetimine serdiği döşeğinden alır!”

Bu kavram (hustling) bilardo salonlarında çoğu zaman kurnazca kurulmuş bir oyun düzeniyle ortaya çıkar. Oyuncu önce kendini acemi, bilgisiz ya da şansa oynayan biri gibi gösterir. Rakibinin güvenini kazanmak için ilk oyunlarda bilinçli biçimde hata yapar, kolay vuruşları kaçırır ve birkaç eli kaybeder. Böylece karşı tarafın cesareti artar, bahis miktarı yükselir. Para yeterince büyüdüğünde oyuncu gerçek becerisini gösterir; isabetli vuruşlarla masaya hâkim olur ve rakibini büyük bir kayıpla baş başa bırakır. Şike de kırsakallınındır, ülker yıldızı da ama “hustling” kavramını Devletimin kalbine ben koyacağım.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.