Allah, adab-ı muaşeret suresi olan Hucûrât Suresinde şöyle buyuruyor: (وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِن بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ) “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa (kavga ederlerse) aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”[1]
Aslında Müslümanların kendi aralarında kavga etmelerinin ve savaşmalarının alışılmış bir şey olmadığı, bu ayetin ifade tarzından anlamak mümkündür. Zira ayette, “Birbirileriyle kavga ettikleri zaman” yerine “Birbirileriyle kavga ederlerse…” ifadesinin seçilmiş olması bunun en açık delilidir.[2] Yani bir ihtimal, kavga ederlerse… Çünkü müminlerin birbirileriyle kavga etmeleri, savaşmaları dinin temel ilkelerine ve adab-ı muaşerete aykırıdır. Ancak Allah, nadiren de olsa böyle bir olayın meydana gelmesi halinde Müslümanların ne yapması gerektiği konusunda bize yol gösteriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri de, “fırka” yerine “Taife” kelimesinin seçilmiş olmasıdır. Çünkü Arapçada “Fırka” kelimesi büyük gruplar için, “Taife” kelimesi ise küçük gruplar için kullanılır. Bu da gösteriyor ki, kavga etmek Allah’ın yanında tasvip edilmeyen bir olay olup sayıca büyük olan Müslüman gurupların böyle bir olaya karışmaları beklenmemektedir.[3]
Ayette yer alan (فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ) “Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın” kısmı, saldırgana karşı yapılacak savaşın sırf saldırganı cezalandırmak amacıyla yapılamayacağını, aksine Allah’a boyun eğmesi ve onun emrine itaat etmesi için yapılması gerektiğini gösteriyor.
Saldırgan taraf ne zaman Allah’ın emrine boyun eğerse o zaman ona karşı savaş terk edilir. Allah’ın emrine dönmesinden maksat ise, iki tarafın savaştan el çekmesi ve müminlerin arasında barışın sağlanmasıdır. İki taraf da Allah’ın hükmüne boyun eğdiğinde yapılacak olan şey, iki tarafın haklarının gözetildiği adaletli bir barıştır.[4]
Ayetin sonunda yer alan, (فَإِن فَاءتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ) “Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever” kısmı şunu ifade ediyor: “Saldırgan olan çete veya grup, tecavüzden vazgeçip barış emrine uyar uymaz ona karşı kuvvete başvurulmaya son verilmelidir. Zira asıl amaç, tarafların barış çağrısına olumlu cevap vermeleridir. Ancak barış görüşmelerini yaparken iki taraf arasında adil davranın ve bir tarafın ezilmesine fırsat vermeyin. Kısacası adaletin inceliklerine riayet edin. Çünkü Allah adaletin inceliklerine riayet edenleri sever.”
Anlaşılan o ki Müslümanlar, kavga eden taraflardan hangisinin haklı hangisinin saldırgan olduğunu tespit etmeli, hak üzerinde olan tarafı desteklemeli, saldırgan taraf savaşmaktan vazgeçtiğinde de adil bir şekilde iki tarafı barıştırmalıdırlar.
Ayette geçen (فَأَصْلِحُوا) “aralarını adaletle düzeltin”, (فَقَاتِلُوا) “Haddi aşan tarafla savaşın” ve (وَأَقْسِطُوا) “…ve adaletli davranın” emirleri, öncelikle yetkililere birer hitaptır. Bununla beraber, kavga eden iki grup dışında kalan bütün müminleri kapsamaktadır. Yani eğer iki Müslüman grup kavga ediyorsa öncelikle ulul-emrin (devlet yöneticilerinin) buna müdahale etmesi gerekir.[5] Bu takdirde Allah’ın emri, farz-ı kifaye olarak yerine getirilmiş olur.
Eğer iki grup kavga ederken Müslümanlar bunu seyrediyor ve müdahale etmiyorlarsa bu durum Allah’ın emrine isyan etmek anlamına gelir ve bütün Müslümanlar bundan sorumludur. Bu yüzden iki mümin grup arasında bir kavga meydana geldiğinde bütün Müslümanların, ya da Müslümanlar adına hareket eden grubun bu kavgaya müdahale edip barışı sağlamak için ciddi çaba sarf etmesi gerekir.
Hanbelî mezhebinin uleması, barışa yanaşmayan saldırgan (bağî) tarafla savaşmanın cihattan daha efdal olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşlerine, Hz. Ali’nin (r), kendi hilafeti döneminde kâfirlere karşı cihadı terk edip Muaviye ile savaşmasını delil getirmişlerdir. Ne var ki bu durum, saldırgan olan Müslüman tarafla savaşmayı terk etmenin büyük bir fitneye vesile olması halinde geçerlidir.[6] Bir gün Resûl-i Ekrem (sav), (وَيْحَ عَمَّارٍ، تَقْتُلُهُ الفِئَةُ البَاغِيَةُ) “Yazık Ammâr’a, saldırgan bir grup onu katledecektir” buyurmuştu. Ammâr b. Yâsir Muaviye taraftarları tarafından şehid edilince, Hz. Ali’nin tarafındaki sahabe, Muaviye tarafının “baği” (saldırgan taraf) olduğuna kanaat getirdiler ve bunun dillendirdiler.
Diğer taraftan bu ayet muhakkik ulemanın çoğu tarafından, saldırgan olan Müslüman grubun fasık olduğuna, fakat iman dairesinden çıkmadığına delil kabul edilmiştir. Bu da, Müslümanların birbirilerini kolayca tekfir etmemeleri gerektiği konusunda ciddi bir uyarı niteliğindedir.
[1] Hucûrât, 49/9.
[2] Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’an, III/3096.
[3] A.g.e., a..y.
[4] Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, XI/3343; Darü’ş-Şurûk, Beyrut, Tarihsiz.
[5] Alusî, Ruhu’l-Ma’ânî, XXVI/151.
[6] Alusi, a.g.e, a.y.