Abone Ol

ABD'de İslamofobi, Trump ve İsrail lobisi

Amerika, insanların “rüya” diye tabir ettiği dijital duvarlarla çevrelenmiş, adına “demokrasi” dedikleri hapishanede insanları tutan suni bir medeniyet. İnsanların bildiklerini, hatta sorguladıklarını sandıkları; oysa yalnızca kendilerine gösterileni kabul ettikleri bir dünya.

ABD'de İslamofobi, Trump ve İsrail lobisi

Adına “demokrasi” dedikleri hapishaneyi dijital bir duvara benzetmemin en temel sebebi şu: Ortaya insanların inanmak isteyecekleri bir yalan at ve bir kitlenin onu bir dava hâline getirmesini bekle!

Bir yalanı dava edinmek: Festinger & Carlsmith (1959)

Bilişsel çelişki alanında en çok itibar gören bu çalışma, Amerika’nın hem kendi halkı üzerinde hem de sözde demokrasi götürdüğü topraklarda uyguladığı, bizim ise “beşinci kol faaliyeti” olarak adlandırdığımız yöntemi gözümüzde canlandırmamızı sağlayacak. 1959 yılında Stanford Üniversitesinde iki psikolog, Festinger ve Carlsmith, öğrencilere bir saat boyunca dünyanın en sıkıcı işini yaptırdı: Tahtadaki mandalları çevirmek.

Bu iş için dışarıda bekleyenler vardı. İçeridekilere, çıktıklarında dışarıdakilere bu işin çok eğlenceli olduğunu söylemeleri istendi ve bazılarına 20, bazılarına ise sadece bir dolar verildi. Ve görüldü ki 20 dolar alanlar, “Para için yalan söyledim,” derken; bir dolar alanlar, deneyin gerçekten de eğlenceli olduğunu söylemeye başladı. Yani mesele çıkar değil; o yalana inanacak, o yalanı bir dava hâline getirecek insanlar bulmaktı.

İşte Amerika, tarihi boyunca bu mekanizmanın da içinde bulunduğu bir propagandayla, -sözde Ermeni soykırımı, Siyonizm sempatizanlığı, demokrasi gibi konularda- halkını ikna etmeyi büyük ölçüde başardı. Sömürdüğü topraklarda, bu propaganda ile valilerini atadı ve kendi ifadeleriyle kalpleri ve akılları kazandı.

Bunlar arasında bizi en çok ilgilendiren ise İslamofobi oldu. Aslına bakarsanız, bunu Amerika planlamadı. Fakat yaşananlara verdiği reaksiyonla bir ulusun bir dine bakışını tamamen değiştirmiş oldu. Peki, İslamofobi ne oldu da ortaya çıktı?

İki kule, bir milyon can

11 Eylül saldırıları, Amerika'nın İslamofobi ile tanışmasının aslında ilk aşamalarıydı. Şimdiye kadar hep sömürmüş, her seferinde de başarılı olmuşlardı. Ama o gün sömürgeciler için bir şeyler ya ters ya da tam yolunda gitti: İki uçak İkiz Kuleler’e, bir uçaksa Pentagon'a çarptı ve yaklaşık 3 bin kişi öldü.

FBI raporlarına göre, 2000 yılında Müslümanlara karşı işlenen nefret suçu 28 iken; 2001 yılında bu sayı, 481'e fırladı. Öyle ki Müslüman olmadığı hâlde sarığı nedeniyle Müslüman sanılan bir adam bile öldürüldü.

Bu süreç, medyanın gelişmesine ve Gazze soykırımına kadar devam etti. Sosyal ağlar, her ne kadar Netanyahu'nun tabiriyle “Siyonizm'in elinde” olsa da insanlar, gerçekleri görmeye başladı. Gazze'de yapılan soykırım o kadar çıplaktı ki tüm sansürlemelere rağmen Amerika'da her yıl tekrarlanan Gallup anketinde Filistin sempatisi, ilk defa yüzde 41 ile İsrail sempatisinin (yüzde 36) önüne geçti.

Ama bunlar, meselenin Amerikan toplumundaki yansımalarıydı. Peki ya siyaset? Her ülkede olduğu gibi Amerikan siyaseti de zıt kutupları barındırıyor. Şimdi gelin, bu kutuplardan birini ele alalım ve temsilcilerinin neden bu safta yer aldıklarını, ne ölçüde samimi olduklarını sorgulayalım.

Trump'ın “İslam devleti” ibaresi içeren her devleti terörist ilan etmesi, onu bu yazıya konu seçmemin sebebi oldu. Peki ama neden?

CIA Eski Ajanı Edward Snowden'ın “Sistem Hatası” isimli kitabındaki anlatımıyla 11 Eylül sonrası Amerika, rakipsiz geçirdiği refah döneminin sonuna gelmişti. Dönemin devlet başkanı George W. Bush, bunu bir terör eylemi değil; bir savaş ilanı olarak değerlendirmiş ve Orta Doğu'ya savaş açmıştı. Yaklaşık “3 bin kişinin intikamı” olarak başlatılan bu savaş, bir milyon cana mal oldu.

Trump, o zamanlar 55 yaşında bir emlakçıydı. Henüz siyasetin tadını almamıştı ve İsrail ile kurulmuş ticari ilişkileri de yoktu. Yıllar sonra, 2016 seçim kampanyası sırasında, 11 Eylül konusunda dönemin devlet başkanı George W. Bush'u suçlayacak, yuhalanması üzerine de saldırıda 100 arkadaşının öldüğünü söyleyecekti. Bunların hangi arkadaşlar olduğunu ise hiçbir zaman söylemedi.

Kumarhane milyarderi Adelson, Trump'ın seçilmesi için elinden gelen her şeyi yapmış bir Yahudi'dir. İlk aşamada seçim kampanyası için 20 milyon dolar bağışta bulundu. Maggie Haberman, “Confidence Man” adlı kitabında, bu bağışın Amerikan Büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması için baskı aracı olarak kullanıldığını söyler.

Rakamlar, ilerleyen yıllarda büyüdü: 2016'da 25 milyon, 2020'de 75 milyon dolara ulaştı. Buna, yeni Kudüs elçiliğinin maliyetini üstlenme teklifi de eklendi. Adelson'un 2021 yılındaki ölümünün ardından bayrağı, eşi Miriam Adelson devraldı ve 2024'te Trump'ı destekleyen Süper PAC'e tam 100 milyon dolar aktardı.

Doğrusu Donald John Trump da bunları gizlemedi. Hatta 2025 yılında Knesset'te yaptığı konuşmada, Adelson çiftini bizzat anarak Kudüs'ü başkent olarak tanıma (2017), elçilik taşıma (2018) ve İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıma (2019) konusundaki rollerinden övgüyle bahsetti.

Siyaset değil, ticaret

Anlayacağınız Trump siyasetine çıkar eşlik ediyor. 11 Eylül sonrası Amerikan halkının, dolayısıyla siyasetçilerin İslamofobi ile tanışması; hâlihazırda İslam düşmanı olan İsrail'e verilen desteğe halkın ses çıkarmamasına, hatta destek olmasına sebep oldu. İsrail lobisinin maddi ve siyasi gücü sürdükçe Trump, fikrî aksi olsa da olmasa da bu çıkar ilişkisi içinde İsrail yanlılığını sürdürecek.

Çünkü o, siyasete siyaset gibi değil; ticaret gibi yaklaşıyor. Bu sıralar Hürmüz Boğazı'nı ve Grönland'ı takıntı hâline getirmesinin temelinde de bu yatıyor. Yani Trump, o yalanı bizzat atan kişi olmasa da bunun en çok ekmeğini yiyenlerden biri. Kendisi Siyonist değil ama İslam düşmanlığı, onu Siyonizm'e daha yakın bir yere konumlandırıyor. Hem siyasi hem de maddi çıkarlar Trump'ı, İsrail için en kullanışlı kukla hâline getiriyor.

Duvar nereden çatlıyor?

Başa dönelim. Festinger'in deneyinde yalanı söyleyen de ona ilk inanan da aynı kişiydi. Kimse kimseyi zorla ikna etmedi. İnsanlara yalnızca savunacakları bir cümle verildi, gerisini kendileri hallettiler. Amerika'nın dijital duvarları, yıllardır tam olarak bunu yapıyor. Bu mekanizma, eğer bir saat olsaydı; Trump bir dişli, Yahudiler de yatırımcı olurdu.

Ne var ki bir yalanın asıl bedelini para değil, onu bedava savunanlar ödüyor. Gazze, ilk kez bu sayıyı düşürdü. 2001'den bu yana sorulan aynı soruya Amerikan halkı, ilk defa farklı bir cevap veriyorsa mesele, artık kimin ne kadar bağış yaptığı değil; duvarın nereden çatladığıdır.

Peki, bu çatlak siyasete de yansıyor mu? Kutbun öteki ucunda duranlar, gerçekten karşı tarafta mı yoksa aynı duvarın başka bir yüzünde mi? Onu da gelecek sayıda analiz edeceğiz.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.