Abone Ol

Nâzım Hikmet'in Mustafa Kemal'le kısa görüşmesi

Nâzım Hikmet, Osmanlı’dan bu yana etkili bir aile geçmişine sahiptir ve dedeleri oldukça itibarlı adamlardır. İsmini aldığı Mevlevi Nâzım Paşa’nın şairliğini anmak bile yeterlidir.

Nâzım Hikmet'in Mustafa Kemal'le kısa görüşmesi

Vâlâ Nureddin, hâlâ referans kıymetini koruyan Bu Dünyadan Nâzım Geçti kitabında oldukça önemli bir ayrıntıya yer verir. Yeni kurulan Cumhuriyet, henüz şairin ve şiirin gücüne inanmaktadır. Tevfik Fikret okuyarak yetişmiş nice asker, bürokrat ve ilim adamı, edebiyatı bir yan uğraş olarak değil oluşlarının mayası kabul etmektedirler. Onlar için edebiyat sadece bir yazınsal tür değil anlamanın ve anlatmanın da anahtarıdır. Çanakkale Savaşı sırasında cepheye davet edilen sanatçılar birinci dereceden katılım göstermezler. Çünkü propaganda amacı kadar güçlülerin kifayetsizliği de söz konusudur bu çağrıda. Çanakkale davetini yapanlar, sanat ve sanatçının gücüne teslim oldukları için değil o güce ihtiyaç duyup o gücü kullanmak istedikleri için adım atarlar. Fakat Cumhuriyet öyle değildir. Her ikisinde de bir ölüm kalım savaşı verilmiştir verilmesine fakat hem Mustafa Kemal’in karizması hem de şairlerin doğal destek niyetleri fark yaratır. Anadolu’ya katılmakla Çanakkale cephesini gezmek bir değildir çünkü. Haluk Oral’ın verdiği bilgiye göre Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz de yanındadır Anadolu’ya geçerken Nâzım Hikmet’in. Öte yandan organizasyonu yapan ise başka bir şair, Celal Sahir Erozan’dır.

Nâzım Hikmet Ran, Türk Edebiyatı içinde belki de hakkında en çok yazı yazılan kişidir.

Nâzım Hikmet, Osmanlı’dan bu yana etkili bir aile geçmişine sahiptir ve dedeleri oldukça itibarlı adamlardır. İsmini aldığı Mevlevi Nâzım Paşa’nın şairliğini anmak bile yeterlidir. Ankara’nın doğrudan ya da dolaylı çağrısı Nâzım Hikmet’e de ulaşır. Ancak bu çağrı gelmese bile onun Ankara’da filizlenen yeniliğe açık olduğunu biliyoruz. Vâ-Nû, Ankara’ya vardıklarında Mustafa Kemal’le ayaküstü ve oldukça kısa bir görüşme yaptıklarını anlatır. Bu karşılaşma ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Erzurum’da Mustafa Kemal’le görüşememesi arasında talih bakımından bir benzerlik görüyorum. Biri yarım kalan, diğeri hiç gerçekleşmeyen bu iki görüşme, kaçırılmış etkileşim ve yöneliş imkânları olarak okunabilir. Vâlâ Nureddin’in anlatımı da bunu sezdirir. O sırada Mustafa Kemal’e ulaştırılan özel not olmasaydı görüşme uzayabilir, taraflar arasında daha güçlü bir etkileşim doğabilirdi. Mustafa Kemal, Nâzım’ın belirleyici vasfını belki sezmişti. Fakat henüz mayalanmakta olan bir yönetimin böylesi ayrıntıları bütün yönleriyle değerlendirmesi o günün şartlarında kolay görünmüyordu. Haluk Oral’ın aktardığına göre Mustafa Kemal, bu kısa görüşmede ellerini sıktığı şairlere “bazı genç şairlerin yaptığı gibi mevzusuz şiir yazmamalarını, gayeli şiirler yazmalarını” öğütler. Bu sözlerin Nâzım Hikmet’in sonraki kararlarında bir karşılık bulduğu düşünülebilir. Rejimin bir aracına dönüşmeye razı olmasa da Cumhuriyet’le bağını içten bir duyarlılıkla bütünüyle koparmayacağı fikri burada açıkça belirir. Nâzım’ın henüz on altı yaşındayken, 1918’de yayımlanan “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar” şiiri ise mevzu ve gaye arayışının karşısında umutsuzlukla örülmüş bir kader duygusu taşır. Yahya Kemal’in elinin değdiği söylenen şiirin yayımlandığı yıl İstanbul işgal edilmiş, aile içindeki anne-baba gerilimi de ağırlaşmıştır. Suya düşen bir damla mürekkebin yayılıp zamanla rengini yitirmesi gibi, bu kısa karşılaşmanın etkisi de Nâzım’ın ömrüne yayılarak biçim değiştirmiştir. Mevzu ile gaye, insan ile komünizm arasındaki gelgit bundan sonra onun hayatında ve şiirinde sürekli yeniden belirecektir.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ona tanınan tolerans başka hiçbir şaire gösterilmemiştir.

Nâzım Hikmet Ran, Türk Edebiyatı içinde belki de hakkında en çok yazı yazılan kişidir. Şöhretinin sadece yeteneğinden değil sosyal kişiliği, özel hayatı, Rusya’ya kaçışı, İstanbul merkezli kültürel odakların kollayışları ve Türkiye siyasal rejiminin tutarsız ve itici yaklaşımlarla ilgili olduğu açıktır. Mustafa Kemal’in “mevzu ve gaye” mottosu sanki çok erken şekilde, Sadık Ahi ve Ziya Hilmi’nin tesiriyle “komünizm” olarak tecelli etmiştir Nâzım Hikmet’te. Poetik bağlamda kendisi ırmak olmaya değil başkasının ırmağında yol almaya gitmiştir bir yanıyla. Bu aşamada, düşünsel bağlamda tam bir romantiktirler aslında. Nitekim, Rusya’ya kaçmadan hemen önce Sadık Ahi ve Ziya Hilmi’nin (Karar değiştirip Rusya’ya gitmeyecektir Hilmi, daha da ilginci eroin imalatı işine girişecek ölümü de bu yönde gerçekleşecektir.) “komünist bir ülkede para kullanılmadığını” söylemelerine inanmaları ve herkese yemek ısmarlayarak paralarının büyük kısmını harcamaları bu romantikliğin göstergesidir. Bu ayrıntı, Ekim Devrimi ve Rusya’da olup bitenler konusunda derinlikli ve tahlilden geçmiş fikirlerinin olmadığını gösterir. Türkiye’deki rejimin, Mustafa Kemal’le görüşme noktasına kadar gelmiş Nâzım Hikmet gibi bir yeteneğin değerini kavrayamayıp onu kendi eliyle dışarı itmesi düşündürücüdür. Antidemokratik ve jakoben yönetimler, bürokratik ilahiyatın etkisiyle hem insanı hem sanatçıyı ezer.

Nâzım Hikmet, 1924 yılında Rusya’dan geri gelince pek çok tecrübeyi de sırtlamıştır. İlk evliliği de buna dahildir. “Sevdim ve aldattım kadınları.” sözü, Türk edebiyatında başka hiçbir yazar için makul karşılanmazken onun şairliğinin ayırt edici vasıflarından biri sayılmıştır. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, ona tanınan tolerans başka hiçbir şaire gösterilmemiştir. Onun karakterinde kadına varmak, onu bulmaktan çok bitmeyen bir arayışı sürdürmek anlamına gelir. Şefik Hüsnü’nün çıkardığı Aydınlık dergisinde Nâzım artık “mevzulu ve gayeli” şiirin tam odağındadır. N. H. ve Ahmet imzası onundur. Nâzım Hikmet’in büyük bir yetenek olmakla birlikte ilk elden şiirde değil de mesela Lenin ilahiyatı içinde sürüklenmesi tuhaftır. Şairin bir kurtarıcı olarak herhangi bir siyasi aktörü merkeze alması özenle ve eleştirel yöntemle incelenmelidir. Bununla beraber onun Rusya’da tiyatroyla tanışması, hatta Muhsin Ertuğrul’la görüşmesi; dilini ve düşüncesini bu yönde de akıtması önemlidir. Tiyatro yazınımızda Nâzım Hikmet’in Türkçesi devrimsel özellikler taşır. Türk Tiyatrosu’na ritim ve lirizm onunla iner.

1928, Cumhuriyet’in beşinci yılıdır -henüz 10. Yıl söylemi yok- ve bu uğurda af çıkarılır. Müracaatına rağmen Rusya’da pasaport verilmediği için sınırı geçerken Hopa’da yakalanan şair için hapishane dönemi başlayacaktır. Bir düşünceyle zihnen mücadele edemeyince, konuşanı ve yazanı dinleyip anlamak yerine kanunun kılıcıyla susturmaya kalkışmak bizde eski bir gelenektir. Türk elçiliğinin pasaport verdiği ve olağan koşullarda ülkesine dönebilen bir şairin portresi ise kuşkusuz bambaşka olacaktır.

Nâzım Hikmet gerisinde en çok evrak bırakan şair olduğu için fotoğraflar, mektuplar, notlar, imzalar onunla birlikte; Türkiye’nin oluşunu da karşılarlar. Özellikle mektuplarda karşımıza çıkan konuşkan ve coşkulu kişi, Türkçeye böylesine geniş bir külliyat kazandıran enerjiyi açıkça yansıtır. Nisan 1929’da basılan 835 Satır, onun ilk büyük zaferidir. Ahmet Haşim’in bile hakkında yazı yazması yeterli bir göstergedir. Asıl trajik olan ise Kadro hareketi aracılığıyla Cumhuriyet’e düşünsel ve kültürel bir zemin kazandırmayı amaçlayan, Fecr-i ti’den beri edebiyatın merkezinde yer alan Yakup Kadri’nin tutumudur. Anlaşılan o ki Yakup Kadri, yeni şiirle bağ kuramadığı gibi edebiyat içinde yeni bir iktidar alanının doğmasından da kaygı duymuştur. Bu şiiri, insanlık anlayışı bakımından “ipsiz sapsız, karışık, gürültücü, patavatsız ve kaba” sözleriyle yargılaması, rejim aklının edebiyattaki yankısını da görünür kılar.

1929’da başlayan “Putları Yıkıyoruz” hareketinde bu yazının payı var mıdır bilinmez. Ancak Nâzım Hikmet, Tanzimat’tan beri kalıplaşan edebiyat anlayışına işçi, köylü ve halk maskıyla karşı çıkar. Nâzım Hikmet, bugün Türkiye’de halk şairinden çok bir burjuva şairi değeri görse de hareketin ilk hedefi Abdülhak Hâmid olur. Ne var ki çay saatlerinin masrafları için Ankara’dan yardım isteyen ve II. Abdülhamid’den dolaylı destek gören Makber şairi, artık kendisini savunacak durumda değildir. Nâzım ise daha sonra onunla aynı karede yer alacaktır. Asıl dikkat çekici çatışma, eserini kendisine ithaf eden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu yazarıyla yaptıkları kapışmadır. Bu kez kılıçlar çekilmiştir. Nâzım, edebî tartışmalarda çevik ve acımasız davranır. Ahmet Haşim’e yönelttiği saldırıda ise açıkça haksız kalır.

Nâzım Hikmet’in dünya konjonktürü ve Türkiye’nin iç korkuları yüzünden yıllarca hapishanelerde tutulması, ardından filmlere ve romanlara konu olacak ölçüde efsaneleşmesi, yeniden Rusya’ya gitmek zorunda kalması, Türkiye’nin ufkundan koparak komünist blok içinde dalgalanması ve vatandaşlıktan çıkarılma gibi acı bir mağduriyete uğratılması, onun yaratma tutkusunu yine de söndüremez. Kuvâyi Milliye Destanı ile öncü şair kimliğini milletin ortak hafızasıyla da buluşturur. Memleketimden İnsan Manzaraları ise bir şiir kitabının sınırlarını aşarak Cumhuriyet’in kuruluş ruhunu geniş bir insan panoraması içinde görünür kılar. Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’nı hatırlatan sahneleriyle bu eser, Nâzım’a yapılan bütün haksızlıkların yüzüne bırakılmış beyaz ve ıslak bir tülbent gibi durur.

Türkiye, şairi ve yazarıyla kavga edip onu mahkûm etme sevdasına tutuldu. Oysa bugünkü Türkiye’yi var eden isimlerden biri olan Nâzım Hikmet, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı ve Taranta Babu’ya Mektuplar gibi ölümsüz eserleriyle “mevzu ve gaye” anlayışını dönüştürdü. Yalnızca eserlerinden hazırlanacak bir sözlük bile Türkçeye bıraktığı mirasın zenginliğini göstermeye yeter. Ülkesinin macerasını “dört nala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” coğrafyayla anlatan Nâzım Hikmet; komünizmde değil, insan, aşk ve ülkesinde kaldıkça ölümsüz şiirler yazdı. İdeolojiler ve ideologlar ölür çünkü. Şiir ve şair ayakta kalır.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.