İnsan, dünyaya yalnızca yaşamak için değil; hangi istikamet üzere yaşayacağını göstermek için gönderilmiştir. Hayatı anlamlı kılan, insana nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve nereye doğru yürüdüğünü öğreten en büyük nimet ise imandır.
Ancak iman, yalnızca dille söylenen bir söz değildir. “İman ettim” demek bir başlangıçtır; asıl mesele, bu sözü hayatın bütününe hâkim kılabilmektir. İşte bunun adı istikamettir.
İstikamet; doğruluk, dürüstlük, sadakat, itidal ve Allah'ın gösterdiği dosdoğru yol üzere sebat etmektir. Mümin için istikamet; inandığı değerlerle yaşadığı hayat arasında uçurum bırakmamak, özüyle sözü bir olmak ve şartlar değişse bile Hak'tan ayrılmamaktır.
Rabbimiz, Peygamber Efendimiz'e (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
(Hûd, 112)
Ne büyük bir emir, ne ağır bir sorumluluk…
Çünkü dosdoğru olmak yalnızca doğruyu bilmek değildir. Doğrunun bedeli olduğunda da onun yanında durabilmektir. Menfaatler değiştiğinde, makam elde edildiğinde, para çoğaldığında, insanlar övdüğünde veya yalnız bıraktığında aynı çizgiyi koruyabilmektir.
“Allah'a İnandım De, Sonra Dosdoğru Ol”
Bir sahâbî, Allah Resûlü'ne gelerek:
“Yâ Resûlallah! Bana İslâm hakkında öyle bir söz söyle ki, senden sonra bu konuda başkasına soru sormaya ihtiyaç duymayayım.” dedi.
Efendimiz'in cevabı kısa fakat bütün bir hayatı kuşatacak kadar büyüktü:
“Allah'a inandım de, sonra dosdoğru ol!”
(Müslim, Îmân, 62)
Aslında Müslümanca yaşamanın özeti budur:
İman et ve imanının gereğini yaşa.
Namazda başka, ticarette başka; camide başka, işyerinde başka; insanların yanında başka, yalnız kaldığında başka bir insan olma.
Rabbine verdiğin sözü hayatının her alanında muhafaza et.
Çünkü istikamet, Müslümanın yalnızca ibadet hayatını değil; ticaretini, ailesini, komşuluğunu, yöneticiliğini, dostluğunu, sözünü, emanete bakışını ve hatta düşmanına karşı tavrını bile kuşatır.
Her Gün İstikamet İstiyoruz
Mümin, günde beş vakit namaz kılar ve Fâtiha sûresini tekrar tekrar okuyarak Rabbine niyaz eder:
“Bizi dosdoğru yola ilet.”
Yani:
“Allah'ım! Bana yolu göstermekle kalma, beni o yol üzerinde sabit de kıl.”
Çünkü yolu bilmek yetmez; yolda kalabilmek gerekir.
İnsan zayıftır. Nefis vardır, şeytan vardır, dünyanın aldatıcı nimetleri vardır. Makam, servet, şöhret, öfke, kıskançlık ve ihtiras insanı çizgisinden uzaklaştırabilir.
Bu sebeple istikamet bir defa elde edilip tamamlanan bir makam değil, son nefese kadar devam eden bir mücadeledir.
Rabbimiz istikamet üzere yaşayan kullarını şöyle müjdeler:
“Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah'tır’ deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner ve derler ki: Korkmayın, üzülmeyin; size vaat edilen cennetle sevinin.”
(Fussilet, 30)
Demek ki imanla başlayan yolculuk, istikametle kemale eriyor.
İman Hayata Yansımadıkça…
İmanımızı yalnızca sözlerimizde değil, amellerimizde göstermeliyiz.
Namazımız bizi kötülükten uzaklaştırmalı. Orucumuz nefsimizi terbiye etmeli. Zekâtımız ve sadakamız dünyaya olan bağımlılığımızı azaltmalı. Kur'ân ile ilişkimiz ahlâkımıza yansımalı.
Çünkü ibadet yalnızca belli vakitlerde yerine getirilen görevlerden ibaret değildir. İbadet, insanı Rabbine bağlayan ve hayatına istikamet kazandıran bir mekteptir.
Bir Müslüman namaz kılıyor ama kul hakkından sakınmıyorsa; Kur'ân okuyor ama yalan söylüyorsa; dinî sözler söylüyor ama emanete riayet etmiyorsa burada ciddi bir muhasebeye ihtiyaç vardır.
İstikamet, söz ile davranışın birbirini doğrulamasıdır.
Tüccar olduğunda helal ve haramı gözetmek istikamettir.
Yönetici olduğunda adaletten ayrılmamak istikamettir.
Aile reisi olduğunda dışarıda anlattığın merhameti evinin içinde göstermek istikamettir.
Dostunun yanında da karşısında da hakkı söylemek istikamettir.
Kimse görmediğinde de haramdan uzak durmak istikamettir.
İstikamet Bir Şahsiyet Meselesidir
Bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, şartlara göre şekil değiştirmeyen Müslüman şahsiyetidir.
Çağımız insanı sürekli yönlendiriliyor. Sosyal medya yönlendiriyor, reklamlar yönlendiriyor, moda yönlendiriyor, kalabalıklar yönlendiriyor, siyasi ve ekonomik çıkarlar yönlendiriyor.
İnsana sürekli:
“Böyle düşün.”
“Böyle yaşa.”
“Bunu tüket.”
“Buna öfkelen.”
“Şuna benzersen değerlisin.”
deniliyor.
Müslüman ise bütün bu seslerin arasında önce Rabbine kulak vermek zorundadır.
Kur'ân'ın ölçüsü değişmediğine göre, bizim ölçümüz de gündeme göre değişmemelidir.
Hak, kalabalığa göre hak olmaz.
Yanlış, herkes yaptığı için doğruya dönüşmez.
Helal, az kazandırdığı için değersiz değildir.
Haram da çok kazandırdığı için meşru hâle gelmez.
İstikamet, tam da burada ortaya çıkar.
Gençlerimize Yalnız Başarıyı Değil, İstikameti Öğretmeliyiz
Bir nesli yalnızca diploma, meslek, para ve makam hedefleriyle yetiştirirsek güçlü insanlar yetiştirebiliriz; fakat iyi insanlar yetiştirdiğimizden emin olamayız.
Gençlerimizin bilgiye ihtiyacı olduğu kadar ahlâka; özgüvene ihtiyacı olduğu kadar takvaya; başarıya ihtiyacı olduğu kadar istikamete de ihtiyacı vardır.
Zeki fakat ahlâksız bir insan toplum için büyük bir tehlikeye dönüşebilir.
Bilgili fakat adaletsiz bir yönetici zulme sebep olabilir.
Zengin fakat merhametsiz bir insan servetini hayra değil, fesada dönüştürebilir.
Bu nedenle eğitim yalnızca zihni doldurmak değil, insanı inşa etmek olmalıdır.
Kur'ân'ın istediği insan; bilen, düşünen, çalışan, üreten ama bütün bunların üzerinde Allah'a karşı sorumluluk şuurunu taşıyan insandır.
Bizim ihtiyacımız; sloganı çok, ameli az bir nesil değil; sözüne sadık, emanete riayet eden, haksızlık karşısında susmayan, mazlumun yanında duran, helali haramı gözeten ve Allah'ın rızasını insanların alkışından üstün tutan bir nesildir.
Önce Kendimizi Fethetmeliyiz
İnsan çoğu zaman dünyayı değiştirmek ister fakat kendi nefsini değiştirmeyi ihmal eder.
Başkalarının yanlışlarını görür, kendi kusurlarına körleşir.
Herkesten adalet bekler fakat kendi menfaatine dokunulduğunda adaletten uzaklaşabilir.
Toplumun düzelmesini ister fakat evinden başlamaz.
Oysa gerçek değişim insanın kendisiyle başlar.
Öfkesini yenebiliyor musun?
Dilini yalandan ve gıybetten koruyabiliyor musun?
Sana haksızlık edildiğinde bile sen haksızlık yapmamayı başarabiliyor musun?
Emanete sahip çıkıyor musun?
Elinde güç olduğunda adil kalabiliyor musun?
Yalnızken de Allah'ın seni gördüğünü hatırlıyor musun?
İstikamet işte burada belli olur.
İstikamet En Büyük Keramettir
Müminin aradığı şey olağanüstülük değil, istikrar üzere kulluktur.
Bir gün heyecanlanıp çok ibadet etmek, ardından haftalarca gevşemek değil; az da olsa devam etmek…
Bir gün büyük sözler söyleyip ertesi gün vazgeçmek değil; verdiği sözün arkasında durmak…
İnsanların karşısında takvalı görünmek değil; yalnız kaldığında da Allah'tan haya etmek…
Hak yolunda istikamet, müminin en büyük kazancıdır.
Bu sebeple gönül ehlinin dilinde şu güzel söz asırlardır yaşamaktadır:
“Müstakîm ol, Hazret-i Allah utandırmaz seni.”
Son Nefese Kadar
Önümüzde uzun bir yol var.
Bu yol zaman zaman dikenli, zaman zaman yalnız, zaman zaman ağır olacaktır. Nefis başka tarafa, dünya başka tarafa, şeytan başka tarafa çağıracaktır.
Fakat müminin pusulası bellidir:
Kur'ân ve Sünnet.
Yönü bellidir:
Sırât-ı müstakîm.
Gayesi bellidir:
Allah'ın rızası.
Bizlere düşen; kusursuz olduğumuzu iddia etmek değil, her düştüğümüzde yeniden Rabbimize yönelmek ve dosdoğru yol üzerinde yürümeye devam etmektir.
İmanımızı sözden hayata, bilgiden ahlâka, ibadetten muamelata, camiden sokağa, evimizden iş hayatımıza taşıyabildiğimiz ölçüde Müslümanca bir hayat kurabiliriz.
Unutmayalım:
Müslüman olmak büyük bir nimettir.
Fakat asıl mesele, Müslüman olarak yaşayabilmek ve Müslüman olarak can verebilmektir.
Rabbimiz bizleri hakikati bilenlerden, bildiğiyle amel edenlerden ve son nefesine kadar istikamet üzere kalanlardan eylesin.
Kalplerimizi hidayetten sonra eğriltmesin.
Ayaklarımızı sırât-ı müstakîm üzere sabit kılsın.
Âmin.