Ebu Ubeyde’den Selahaddin Eyyûbî’ye: Kürtlerin Kudüs’e Uzanan 800 Yıllık Hikâyesi

Ebu Ubeyde’nin ailesinin Kürt kökenlerine dair açıklamalar, Selahaddin Eyyûbî’den Gazze’ye uzanan asırlık bir tarihi yeniden gündeme taşıdı. Kürtlerin Kudüs ve Filistin’le kurduğu bağ, ümmet şuuru ve ortak hafızanın dikkat çekici izlerini barındırıyor.

Ömer Güneş Ömer Güneş
Ebu Ubeyde’den Selahaddin Eyyûbî’ye: Kürtlerin Kudüs’e Uzanan 800 Yıllık Hikâyesi

Bazen bir isim, sekiz asırlık bir tarihin kapısını aralar.

Bazen bugün Gazze'nin enkazları arasında duyduğumuz bir soyadı bizi sekiz yüz yıl geriye, Kudüs surlarına, Selahaddin Eyyûbî'nin ordusuna ve Haçlılara karşı verilen büyük mücadeleye götürür.

Son günlerde Kassam Tugayları'nın eski sözcüsü, “Ebu Ubeyde” adıyla bilinen Huzeyfe Semir Abdullah el-Kahlût'un ailesinin Kürt kökenli olduğu yönündeki açıklamalar gündeme geldi.

Kardeşi Süheyb el-Kahlût'un anlattığına göre Kahlût ailesi yaklaşık 800 yıl önce Kürdistan'dan Filistin'e göç etmiş, ailenin yakın dönem geçmişi ise tarihî Askalan bölgesine uzanmıştı. Süheyb el-Kahlût ayrıca ailenin eski atalarından birinin “Molla” diye anıldığını ve aile hafızasında dinî ilimle ilişkilendirildiğini söyledi. Bu, ailenin kendi sözlü tarihine dayanan bir beyan olarak aktarılıyor.

Bu açıklamayı duyduğumda aklıma ilk gelen isim şuydu:

Selahaddin Eyyûbî…

Çünkü Kürtlerin Filistin'le hikâyesi bugün başlamadı.

Gazze ile bugün tanışmadılar.

Kudüs'ü dün sevmediler.

Bu hikâyenin ardında asırlar var.

Dualar var.

Göçler var.

Medreseler var.

Kudüs surlarında nöbet tutan insanlar var.

Ve her şeyden önemlisi, ırkının önüne İslam'ı koymuş insanların bıraktığı bir miras var.

Selahaddin'in Bize Bıraktığı En Büyük Miras

Selahaddin Eyyûbî…

Kürtlerin evladıydı.

Fakat yalnız Kürtlerin kahramanı olmadı.

Arap ona sahip çıktı.

Türk ona sahip çıktı.

Kürt ona sahip çıktı.

Acem ona sahip çıktı.

Afrika'daki Müslüman da Asya'daki Müslüman da onu kendi tarihinin bir parçası kabul etti.

Çünkü Selahaddin'in davası kavmiyet davası değildi.

Kudüs davasıydı.

Ümmet davasıydı.

İslam'ın izzetini yeniden ayağa kaldırma davasıydı.

TDV İslâm Ansiklopedisi, Eyyûbî ailesinin menşeinin Hezbâniyye Kürtlerinin Revvâdiyye koluyla ilişkili olduğunu aktarır. Selahaddin'in en büyük tarihî başarılarından biri ise 1187'de Kudüs'ün Haçlı hâkimiyetinden geri alınmasıdır.

İşte mesele tam da burada başlıyor.

Selahaddin Kürt'tü.

Fakat Kudüs'e giderken:

“Bu şehir Kürtlerin olsun.”

demedi.

“Bu zafer benim kavmimin zaferidir.”

demedi.

O Kudüs'ün kapısına ümmetin evladı olarak yürüdü.

Onun ordusunda Türk vardı.

Kürt vardı.

Arap vardı.

Farklı beldelerden Müslümanlar vardı.

Ama kıbleleri birdi.

Rableri birdi.

Kitapları birdi.

Acıları birdi.

Ve Kudüs onların ortak emanetiydi.

Bugün belki de Selahaddin'den öğrenmemiz gereken en büyük ders budur.

Kavimlerimizi inkâr etmeden ümmet olabilmek…

Kürtler Filistin'e Ne Zaman Geldi?

Tarihî kayıtlar, Kürtlerin Filistin'deki varlığının özellikle Eyyûbîler devrinde belirginleştiğini gösteriyor.

Selahaddin'in Kudüs'ü yeniden almasından sonra Kürt askerlerin, kumandanların ve ailelerin Kudüs, Gazze ve El Halil gibi stratejik merkezlere yerleştirildiğine dair tarihî kayıtlar bulunuyor. Akademik çalışmalarda Kudüs'te Hâretü'l-Ekrâd, yani “Kürt Mahallesi” olarak bilinen bir bölgeden bahsediliyor. El Halil'de de aynı isimle anılan tarihî bir Kürt mahallesinin varlığı kayıtlara geçmiş durumda.

Bunun anlamını bir düşünün.

Sekiz asır önce bir Kürt ailesi yola çıkıyor.

Kürdistan'daki dağlarından ayrılıyor.

Kudüs'e gidiyor.

Gazze'ye gidiyor.

El Halil'e gidiyor.

Niçin?

Sadece yeni bir toprak edinmek için mi?

Hayır.

O dönemde Kudüs ve Filistin, Müslüman dünyanın Haçlı seferleri karşısındaki en büyük mücadele alanlarından biriydi.

Filistin'in savunulması bütün ümmetin meselesiydi.

Ve Kürtlerin tarihinin önemli bir damarı da işte bu ümmet şuuruyla Filistin'e bağlandı.

Gazze'de Bir Mahallenin Adında Bile Kürtlerin İzi Var

Bugün Gazze denildiğinde bütün dünyanın bildiği bir mahalle var:

Şucaiyye.

Bu isim bile bizi asırlar öncesine götürüyor.

Tarih araştırmaları Şucaiyye'nin adının, 1239 yılında Haçlı kuvvetlerine karşı yapılan bir savaşta hayatını kaybeden Eyyûbî emirlerinden Şücâüddin Osman el-Kürdî ile ilişkilendirildiğini gösteriyor.

  1. yüzyıl Osmanlı kayıtlarını inceleyen Amnon Cohen ve Bernard Lewis'in çalışmasında bölgenin “Şücâiyyetü'l-Ekrâd” yani “Kürtlerin Şucaiyyesi” şeklinde kaydedildiğine ilişkin veriler bulunuyor. Gazze tarihi üzerine akademik çalışmalar da Şücâüddin Osman el-Kürdî'nin 1239'da Haçlılara karşı savaşırken öldüğünü aktarıyor.

Bugün bombalanan Şucaiyye'nin taşları sanki bize sekiz asır öncesinden bir şey söylüyor:

“Siz buraya yabancı değilsiniz.”

Bu ne büyük bir tarihî bağdır.

Bugün Gazze'nin mahallelerinde yıkılan evlerin arasında, bir zamanlar Kürt bir Eyyûbî kumandanının adı yaşamaktadır.

Tarih bazen bir kitapta değil, bir mahallenin isminde saklanır.

Kürt'ün Kudüs Sevgisi Yeni Değildir

Kürtlerin İslam tarihindeki bütün serüvenini birkaç isimle anlatamayız.

Her toplum gibi Kürtlerin tarihinde de farklı dönemler, farklı insanlar, farklı tercihler vardır.

Ancak çok güçlü bir tarihî hakikati de inkâr edemeyiz:

Kürt halkının tarihinin önemli damarlarından biri İslam'a, ümmete ve mukaddes beldelere bağlılıkla şekillenmiştir.

Selahaddin bunun en büyük sembolüdür.

Ama tek örneği değildir.

Onunla beraber Filistin'e gelen askerler…

Kudüs'te yaşayan aileler…

El Halil'de Hâretü'l-Ekrâd'ı oluşturanlar…

Gazze'de iz bırakanlar…

Medreselerde ilim öğretenler…

Ordularda vazife alanlar…

Bunların her biri uzun bir tarihin halkalarıdır.

Burada asıl övünülmesi gereken şey kan değildir.

Irk değildir.

Soy değildir.

Allah'ın dinine sadakat ve mazlumun yanında durabilmektir.

Çünkü Rabbimiz buyuruyor:

“Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 13)

İslam bize hiçbir kavmi diğerinden üstün görmeyi öğretmedi.

Ama bize hayırda öne geçenleri hayırla anmayı öğretti.

Bir Kürt olarak Selahaddin'le övünmenin anlamı da budur.

Onun Kürt olmasıyla gurur duyarken, onu büyük yapanın Kürtlüğü değil, Allah'a teslimiyeti, adaleti ve Kudüs'e hizmeti olduğunu unutmamak gerekir.

İşte gerçek şeref budur.

Bir Soy Hikâyesi Sekiz Asır Sonra Yeniden Gazze'de

Ebu Ubeyde olarak bilinen Huzeyfe el-Kahlût'un ailesine ilişkin son açıklamayı ilginç kılan da budur.

Ailenin kendi anlatımına göre yaklaşık sekiz asır önce Kürdistan'dan Filistin'e uzanan bir yolculuk söz konusu.

Sekiz asır…

Dile kolay.

Bir aile Kürdistan'dan çıkıyor.

Askalan'a yerleşiyor.

Asırlar geçiyor.

1948 geliyor.

Filistin halkı büyük bir yerinden edilme yaşıyor.

Kahlût ailesinin yakın dönem yerleşim yeri olarak aktarılan Ni'ilya da boşaltılıyor ve aile Gazze tarafına savruluyor.

Nesiller değişiyor.

Dil değişiyor.

Coğrafya değişiyor.

Kürtçe unutuluyor belki.

Ama aile hafızasında:

“Biz Kürdistan'dan geldik.”

cümlesi yaşamaya devam ediyor.

İnsanın bundan etkilenmemesi mümkün mü?

Tarih bazen kan bağıyla değil, hafızayla yaşar.

Kürt'ü Arap'tan, Arabı Kürt'ten Ayırmak Kime Yaradı?

Bugün İslam dünyasına bakıyorum.

Kürt başka tarafa çekiliyor.

Türk başka tarafa.

Arap başka tarafa.

Fars başka tarafa.

Her kavme:

“Sen diğerinden farklısın.”

deniliyor.

Sonra o farklılık büyütülüyor.

Bir süre sonra farklılık husumete dönüşüyor.

Husumet çatışmaya…

Çatışma kardeş kanına…

Ve Müslüman Müslümanla uğraşırken Kudüs yalnız kalıyor.

Gazze yalnız kalıyor.

Mazlum yalnız kalıyor.

Oysa Selahaddin'in bize öğrettiği yol bunun tam tersiydi.

Önce ümmet.

Kürt Kürtlüğünü inkâr etmeden kardeştir.

Türk Türklüğünü inkâr etmeden kardeştir.

Arap Araplığını inkâr etmeden kardeştir.

İslam bizden rengimizi, dilimizi, kavmimizi silmemizi istemiyor.

Bunları birer üstünlük ve düşmanlık sebebine dönüştürmememizi istiyor.

Rabbimiz bizi:

“Birbirinizi tanıyasınız diye sizi halklara ve kabilelere ayırdık.”

buyurarak uyarıyor.

Tanışmak için…

Savaşmak için değil.

Kardeş olmak için…

Birbirimizi küçümsemek için değil.

Selahaddin Bugün Gelse Bize Ne Derdi?

Bazen kendi kendime soruyorum:

Selahaddin bugün aramızda olsaydı ne yapardı?

Kürtlere dönüp:

“Yalnızca Kürtlerin meselesiyle ilgilenin.”

mi derdi?

Araplara:

“Gazze yalnız sizin meselenizdir.”

mi derdi?

Türklere:

“Kudüs sizi ilgilendirmez.”

mi derdi?

Hayır.

O yine Kudüs'e bakardı.

Yine Mescid-i Aksâ'ya bakardı.

Yine parçalanmış ümmeti toplamaya çalışırdı.

Çünkü onun büyüklüğü bir Kürt devlet adamı olmasından önce, ümmet ufkuna sahip Müslüman bir lider olmasındaydı.

Belki bugün bize dönüp şunu söylerdi:

“Ben Kudüs'ü almak için ümmeti birleştirdim; siz Kudüs işgal altındayken niçin birbirinizi parçalıyorsunuz?”

İşte bizi acıtması gereken soru budur.

Kürt Gençlerine Bir Sözüm Var

Ey benim Kürt kardeşim…

Tarihini yalnız acılardan öğrenme.

Yalnız yasaklardan…

Yalnız kavgalardan…

Yalnız mağduriyetlerden öğrenme.

Senin tarihinde Selahaddin de var.

Kudüs de var.

Gazze de var.

El Halil de var.

İslam medeniyetinin ilim merkezleri de var.

Âlimler var.

Medreseler var.

Şairler var.

Komutanlar var.

Allah'a secde etmiş nice ana ve baba var.

Sana kimliğini İslam'dan kopararak anlatmak isteyen olursa Selahaddin'i hatırla.

Çünkü Selahaddin'in büyüklüğü kavmini ümmetten koparmasında değil, kendi kavminin kabiliyetini ümmetin hizmetine sunmasındaydı.

Kürt genci Selahaddin'i sadece:

“Bizdendi.”

diye sevmemeli.

“Nasıl bir imana sahipti ki Kudüs'ün kapısını açacak bir neslin önüne geçti?”

diye sormalı.

İşte o zaman tarih kuru bir övünme olmaktan çıkar ve insana vazife yükler.

Ey Türk, Ey Kürt, Ey Arap!

Bugün Gazze bize yeniden kardeş olduğumuzu hatırlatıyor.

Bombanın altında kalan çocuğa:

“Sen Kürt müsün?”

diye sorulmuyor.

“Türk müsün?”

diye sorulmuyor.

“Arap mısın?”

diye sorulmuyor.

O çocuk ümmetin çocuğudur.

Mescid-i Aksâ'nın taşları üzerinde de yalnız bir kavmin adı yazmıyor.

Orada:

Lâ ilâhe illallah

diyen herkesin emaneti var.

Ey Türk!

Selahaddin'e yabancı değilsin.

Ey Kürt!

Kudüs'e yabancı değilsin.

Ey Arap!

Diyarbakır'daki, Erbil'deki, Mardin'deki Müslüman kardeşine yabancı değilsin.

Biz birbirimize yabancı değiliz.

Bizi birbirimize bağlayan şey yalnız tarih değildir.

La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah'tır.

Kürtlerin Şerefi Selahaddin'in Yolunu Unutmamaktır

Bir halkın şerefi yalnız geçmişindeki büyük isimlerle övünmek değildir.

O büyük insanların bıraktığı emaneti taşımaktır.

Selahaddin'i sevmek kolaydır.

Peki Selahaddin'in derdini taşımak?

Kudüs için dertlenmek?

Ümmet için dertlenmek?

Kavmiyetçiliğin ateşine odun taşımamak?

Müslüman kardeşinin acısını kendi acın bilmek?

Mazlum kim olursa olsun yanında durmak?

Asıl mesele budur.

Bugün Kürtlerin Selahaddin'le övünmeye hakkı vardır.

Fakat Selahaddin'in de Kürtlerden beklediği bir şey vardır:

Onun ümmet şuuruna sadık kalmak.

Türk'ün de…

Arabın da…

Acemin de…

Bütün Müslümanların da…

Sekiz Asır Önce Başlayan Yol Bitmedi

Kahlût ailesinin anlattığı soy hikâyesi doğruysa, sekiz asır önce Kürdistan'dan Filistin'e doğru başlayan bir yolculuğun hatırasıyla karşı karşıyayız.

Belki o yolculuğa çıkan insanlar bir gün torunlarının Gazze'de yaşayacağını bilmiyordu.

Belki Şücâüddin Osman el-Kürdî, adının sekiz yüz yıl sonra dünyanın en çok konuşulan Gazze mahallelerinden birinde yaşayacağını bilmiyordu.

Belki Selahaddin, aradan sekiz asır geçtikten sonra Müslümanların yeniden:

“Kudüs'ü kim kurtaracak?”

diye soracağını bilmiyordu.

Ama bildikleri bir şey vardı:

Bu ümmet tek bir bedendir.

Bir tarafı acıdığında diğer tarafının dönüp uyuması ona yakışmaz.

Biz bugün o ruhu kaybettiğimiz için güçsüzüz.

Irklarımız var ama ümmetimiz zayıf.

Bayraklarımız çok ama birliğimiz az.

Kalabalığız ama birbirimize uzanan ellerimiz az.

Selahaddin'i doğuran ruhu yeniden bulmak zorundayız.

Bize Yeni Selahaddinlerden Önce Selahaddin'i Yetiştiren İman Lazım

Herkes:

“Yeni bir Selahaddin gelsin.”

diyor.

Ama Selahaddin gökten inmedi.

Onu yetiştiren bir iman vardı.

Bir medeniyet vardı.

Bir anne vardı.

Bir baba vardı.

Bir ilim vardı.

Bir ümmet şuuru vardı.

Bir Kudüs derdi vardı.

Bugün yeni Selahaddinler istiyorsak önce o iklimi yeniden inşa etmek zorundayız.

Kürt evinde…

Türk evinde…

Arap evinde…

Çocuklarımıza birbirlerine düşman olmayı değil, ümmet olmayı öğretmeliyiz.

Kürt çocuğuna:

“Senin atan Selahaddin Kudüs için mücadele etti.”

derken ardından şunu da söylemeliyiz:

“Selahaddin Kudüs'ü yalnız Kürtler için değil, Allah'ın dini ve bütün Müslümanlar için savundu.”

İşte o zaman tarih birleştirir.

İşte o zaman Selahaddin gerçekten anlaşılır.

Son Söz

Bugün Gazze'nin toprağında Kürt tarihinin de izi var.

Kudüs'ün sokaklarında var.

El Halil'in eski mahallelerinde var.

Şucaiyye'nin isminde var.

Selahaddin'in hatırasında var.

Fakat bu tarih bize etnik bir böbürlenme değil, çok daha büyük bir sorumluluk yüklüyor:

Ümmete sadakat.

Kardeşliğe sadakat.

Kudüs'e sadakat.

Mazluma sadakat.

Allah'ın dinine sadakat.

Kürt'ün şerefi Arabı küçümsemek değildir.

Arabın şerefi Kürt'ü küçümsemek değildir.

Türk'ün şerefi ikisini birbirinden ayırmak değildir.

Bizim şerefimiz, Rabbimizin huzurunda kardeş olabilmektir.

Selahaddin'in torunlarına yakışan da budur.

Dağlarımız farklı olabilir…

Dillerimiz farklı olabilir…

Renklerimiz farklı olabilir…

Ama secde ettiğimiz kıble birdir.

Kitabımız birdir.

Peygamberimiz birdir.

Rabbimiz birdir.

Ve Mescid-i Aksâ hepimizin emanetidir.

Rabbim Kürt'üyle, Türk'üyle, Arabıyla, Acemiyle ümmet-i Muhammed'in kalplerini yeniden birbirine ısındırsın.

Kavimlerimizi düşmanlık sebebi değil, hayırda yarışma vesilesi eylesin.

Bize Selahaddin'in kavmiyetini değil sadece, imanını, adaletini, cesaretini ve ümmet şuurunu miras almayı nasip etsin.

Ve bir gün Kudüs'ün semalarında yeniden ezanlar özgürce yükseldiğinde, Rabbimiz bizi o kutlu sevince katkı sunanlardan eylesin.

Âmin.